Son Ada, Zülfü Livaneli’nin en çarpıcı ve alegorik romanlarından biri. İlk bakışta basit bir hikâye gibi ilerliyor: huzurlu, doğayla iç içe bir adada yaşayan bir grup insan ve bu düzeni bozan yeni bir “lider”. Ama sayfalar ilerledikçe, bu küçük adanın aslında çok daha büyük bir dünyayı temsil ettiğini anlıyorsun.
Kitabı okurken kendi kendime sık sık şu soruyu sordum: Güzel bir düzeni ne bozar? İnsan mı, güç mü, yoksa ikisinin iç içe geçtiği o görünmeyen sınır mı? Livaneli bu soruları doğrudan sormuyor belki, ama okurun zihnine bir tohum gibi ekiyor.
“Başlangıçta her şey ne kadar güzeldi” duygusu var kitapta. İnsanların uyum içinde yaşadığı, doğaya saygı duyulan, kimsenin kimseye hükmetmediği bir hayat… Ta ki “iyilik yapmak isteyen” bir adam gelip her şeyi düzene sokmaya karar verene kadar. Bu karakter bana çok tanıdık geldi — modern dünyada, bazen istemeden bile olsa iyilik adı altında zarar veren, her şeyi kontrol etme isteğiyle bozan insanları düşündüm.
Son Ada, sadece bir distopya değil; aynı zamanda bir uyarı. Gücün, ideallerin ve kontrol etme arzusunun nasıl yavaş yavaş bir toplumu dönüştürebileceğini gösteriyor. Ama bunu parmak sallayan bir üslupla değil, sade bir anlatımla yapıyor. En çok da kuşlar üzerinden verilen metaforlar kalıyor akılda; doğayla insan arasındaki o ince bağın nasıl koparıldığını fark ediyorsun.
Kısacası, Son Ada hem düşündürücü hem de yer yer iç burkan bir roman. Küçük bir adanın başına gelenler, aslında hepimizin yaşadığı dünyanın özeti gibi. Ve en sonunda şu soruyla baş başa bırakıyor insanı: Gerçek huzur, gerçekten mümkün mü — yoksa onu hep bir şekilde bozmaya mı mahkûmuz?