Gönderi

Puan vermedi·328 syf.··
2025 13. kitabı
Freud, bilinçdışı kavramını ortaya attığında elinde yalnızca gözlem, sezgi ve klinik deneyimler vardı. Bu nedenle onun bilinçdışı kavramı daha çok bir metafor gibi işliyordu: şehvetle, bastırılmış arzularla, çocukluk travmalarıyla dolu, mantıksız bir karanlık dünya gibiydi. Mlodinow, bu anlayışı saygıyla anmakla birlikte, çağdaş nörobilimin sağladığı içgörülerle yeni bir bilinçdışı modeline yöneliyor. Ona göre, artık bilinçdışı yalnızca bastırılmış duyguların değil, aynı zamanda hızlı kararların, otomatik davranışların, sosyal uyumun ve hayatta kalma becerilerinin beyin tarafından yönetildiği bir evrimsel avantaj olarak karşımıza çıkıyor. Mlodinow için yeni bilinçdışı, gerçeklikle daha barışık ve işlevsel bir anlatı sunuyor. Tehlikeli bir durumda saniyeler içinde karar alabilen, sosyal ipuçlarını analiz eden, önyargılar üreten ve dikkat süreçlerini yöneten bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Mlodinow’un ifadesiyle, doğa bizden pek çok süreci bilinçli zihnimizden uzak tutmuştur çünkü bu süreçlerin hızla ve kesintisiz işlemesi hayatta kalmamız açısından kritik bir rol oynamak zorunda kalmıştır. Böylesi yeni bir dünyada bilgi yalnızca ne olduğu ve içeriğiyle ilgili değil, nasıl sunulduğu ve anlatıldığıyla da anlam kazanabiliyor. Örneğin, bir yemeğin tarifinin okunmasının zorluğunun o yemeğe ilişkin yargılarımızı nasıl etkilediği üzerine kitapta anlatılan bir deney hayli ilgi çekicidir. Eğer tarif okunması zor bir yazı karakteriyle yazılmışsa, o yemeğin daha zahmetli ve zor olduğu sanılır. Aynı durum egzersiz tarifleri için de geçerlidir. Bu, “fluency effect” adı verilen bir bilişsel sapmaya işaret eder: Bilginin işlenme kolaylığı, o bilginin içeriğine dair yargımızı değiştirir. Yani aslında karmaşık görünen şeyler, sadece öyle göründükleri için daha karmaşık sanılırlar. Bu, bilinçdışının ne kadar yüzeysel ve görünüşe dayalı kararlar alabileceğini gösteren güçlü bir örnektir. Pazarlama alanlarından örneklerle Fransız müziği eşliğinde Fransız şarabının, Alman müziği eşliğinde Alman şarabının daha fazla satılması, bilinçli tercihlerin nasıl kolayca manipüle edilebildiğini ortaya koymuş oluyor. Dahası, insanlar bu tercihlerinin nedenini fark bile etmiyor. Bu, bilinçdışının hem görünmez hem de güçlü olduğunu ispatlar niteliktedir. Benzer şekilde, aynı şarabın farklı fiyat etiketleriyle sunulması durumunda, daha pahalı olanın daha lezzetli bulunması, yalnızca algının değil, zevk alma deneyiminin dahi nasıl şekillendiğini gösteriyor. Beyinde, fiyat bilgisinin zevk merkezini (orbitofrontal korteks) aktif hale getirmesi, zevkin yalnızca duyusal değil, bilişsel bir deneyim olduğunu da ortaya koyuyor. Kola örneği de bu tezi destekliyor: Gözler kapalıyken Pepsi yarışı önde götürüyor, ama marka bilinince Coco Cola tercih ediliyor. Bütün bunlar zevkin, sadece içerikle değil, beklentiyle ve bilinçdışı çağrışımlarla yoğrularak "yaratılmış" bir bütün olduğunu gösteriyor. Kısaca bütün bu örneklerin vardığı temel nokta şu: Bilinçdışı zihin sadece bir arka plan olarak kalmaz; o deneyimi şekillendirir. Beynimiz dış dünyayı nötr biçimde algılamaz, onu anlamlandırır, yorumlar ve hatta yaratır. Tatlar, tercihler, beğeniler hatta doğrular bile bu yaratımın ürünüdür. Bu yaratım sürecini gerçekleştiren büyük oranda bilinçdışı süreçlerdir. Bu yüzden “göründüğü gibi olan” ile “hissedilen” arasındaki farkı anlamak, insan psikolojisini kavramanın temelidir. ---- Çoğunlukla genel tema her chapterda aynı kalıyor, insan zihni gerçeği “pasif bir kayıt cihazı” gibi yansıtmak yerine, dünyayı aktif biçimde kurguladığı fikri üzerinde ilerleniliyor. Örneğin, Kant’ın teorisine göre (yine mi bu adam aq), zihnimiz yalnızca dış dünyayı yansıtan bir pencere değil; aynı zamanda onu yapılandıran bir çerçevedir. Algılarımızın kendisi, zihnin doğuştan gelen yapısal özellikleriyle biçimlenir. Bu felsefi fikir, modern bilişsel bilimin “bilinçdışı” kavramıyla yeniden rağbet bulur. Önceki chapterda da bahsettiği şekliyle Mlodinow’a göre bilinçdışı, hayatta kalmak ve çevreyle etkileşim kurmak için evrimsel olarak gelişmiş temel bir mekanizmadır. Tüm omurgalılarda bulunan bu yapı, dış dünyayı hızlıca algılayıp, buna karşılık verebilmeyi sağlar. Oysa bilinç, evrimsel açıdan lüks sayılabilecek bir özelliktir. Bilinçli düşünme süreci yavaş, enerji tüketici ve sınırlı kapasiteye sahiptir. Buna karşın bilinçdışı, saniyeler içinde sayısız veriyi işleyebilir, karar verebilir ve eyleme geçebilir. Bilinçdışı zihin, gözle görülmeyen ama sürekli çalışan bir motor gibidir — sessiz ama vazgeçilmez. --- TN diye bir şahıs, korteksinde meydana gelen bir hasar nedeniyle bilinçli olarak görememektedir. Ancak bilim insanları, TN’nin bilinçli görme yetisi olmadan da çevresindeki nesnelere tepki verip veremeyeceğini test etmek istemiştir. TN, engellerle dolu bir koridorda hiçbir yere çarpmadan yürümeyi başarır. Bu başarı, onun görmediği halde “bir şekilde” gördüğünü gösteren bir çalışmadır. TN'nin kendisi bunun nasıl olduğunu açıklayamaz. Bu duruma literatürde “kör görüşü” (blindsight) denir. Gözlerden gelen görsel bilgi, bilinçli farkındalık olmadan, beynin başka bir bölümünde işlenir ve bu sayede birey çevresine tepki verebilir. Kör görüşü, beynin çift sistemli yapısına dair en dramatik kanıtlardan biridir: biri bilinçli, diğeri ise bilinçdışı çalışan iki ayrı akış. Çoğu zaman, asıl hayat kurtaran mekanizma ise işte o bilinçdışı olandır. Ayrıca Mlodinow bilinçdışının yalnızca algılamakla kalmadığını, aynı zamanda duyusal verileri "olduklarından daha iyi" hâle de getirdiğini söyler. Bu, yalnızca gördüğümüzü değil, gördüğümüzü nasıl hissettiğimizi de şekillendiren bir zihin yapısından söz ettiğimizi gösterir. Zihnimiz pasif bir izleyici değil; aktif bir yönetmendir. Algılarımız, deneyimlerimiz ve kararlarımız, sandığımız kadar rasyonel ya da bilinçli olmaz. Gerçeği olduğu gibi değil, zihnimizin bize sunduğu haliyle yaşarız. ----- Uzun bir dönem boyunca hafıza, adeta bir video kaydedici ya da bilgisayarın sabit diski gibi algılanmıştır. Bu geleneksel görüşe göre beyin, yaşanmış olayları eksiksiz ve doğru bir şekilde kaydeder; kişi bir şeyi hatırlayamıyorsa, bu ya doğru dosyayı bulamadığı için ya da bellekte fiziksel bir hasar oluştuğu içindir. Ancak bu düşünce biçimi, insan zihninin karmaşıklığını fazlasıyla basite indirger. Psikolog Elizabeth Loftus’un yaptığı çalışmalar, bu görüşün ne kadar yaygın olduğunu, hatta 1990’lara kadar birçok psikolog tarafından dahi benimsendiğini göstermiştir. Fakat araştırmalar, hafızanın böyle mekanik bir işleyişe sahip olmadığını, aksine oldukça esnek, değişken ve yeniden inşa edebilen bir süreçle çalıştığını ortaya koymuştur. Hafızanın bu aktif ve değişken doğasını ilk fark edenlerden biri, Hugo Münsterberg olmuştur. Ona göre insan hafızası, olayların sadece ana hatlarını güçlü bir şekilde hatırlar, ayrıntılarda ise oldukça zayıftır. Dahası, hatırlama sürecinde eksik kalan parçalar, kişinin niyeti ne kadar iyi olursa olsun, uydurma bilgilerle doldurulur. Bu uydurmalar yalnızca bilinçli bir çarpıtma değil; çoğu zaman farkında olmadan gerçekleşen ve kişinin bizzat doğru olduğuna inandığı yeniden yapılandırmalardır. Freud ve Münsterberg’in hafızaya dair ilgileri ortak olsa da yaklaşımları önemli ölçüde farklılık gösterir. Freud, unutmaların ve hatırlama çarpıtmalarının arkasında bilinçdışının dinamik gücünü görürken, Münsterberg daha çok bu çarpıtmaların dışa yansıyan mekanizmasına odaklanmıştır. Freud için hatırlanamayan anılar bastırılmıştır ve zihnin derinliklerinde gizlidir. Öte yandan Münsterberg için sorun, hatıraların zamanla bozulması ve zihnin bu boşlukları bilinçsizce doldurmasıdır. Ancak her ikisi de insan hafızasının nesnel ve güvenilir bir kayıt sistemi olmadığı konusunda örtük biçimde hemfikirdir. Bu kadar sık hata yapan, çarpıtmalara açık bir hafıza sisteminin nasıl olup da evrimsel süreçte elenmeden kalabildiği sorusu da önemlidir. Cevap ise hafızanın "kusursuz" olması gerekmediği, sadece "yeterince iyi" olması gerektiği gerçeğinde yatar. Atalarımız için çevrelerini tanımak, tehlikelerden kaçınmak, avlarını veya güvenli yolları hatırlamak yeterliydi. Dolayısıyla hafızanın hataya açık olması, hayatta kalmalarını engellemediği sürece evrimsel olarak dezavantaj oluşturmuyordu. Aslında hafıza, çok büyük bir bilgi yüklemesiyle başa çıkmak için ayrıntıları feda ederek özeti hatırlamayı tercih eden, hızlı ve verimli bir sistem olarak evrimleşmiştir. Münsterberg’in bıraktığı noktadan sonra, Frederic Bartlett hafızanın sadece anlık değil, zamanla nasıl evrildiğine de odaklanarak bu alanı daha da ileri taşımıştır. Bartlett, hafızanın bireyler arasında nasıl aktarıldığını ve aynı bireyin zaman içinde bir olayı nasıl farklı hatırladığını incelemiştir. En bilinen deneyinde, "Hayaletlerin Savaşı" adlı doğaüstü unsurlar içeren bir Kızılderili halk hikayesini deneklerine okuttu. Deneklerden bu hikâyeyi hem kısa süre sonra hem de haftalar-aylar geçtikten sonra yeniden anlatmaları istendi. Sonuçlar şöyleydi: Anlatılar sadece eksilmemiş, aynı zamanda değişmişti. Denekler hikâyeyi kendi anlayışlarına, inançlarına ve kültürel kalıplarına uygun şekilde yeniden şekillendirmişlerdi. Doğaüstü ögeler zamanla hikâyeden ayıklanmış; hikâyedeki mantıksız veya anlaşılması güç bölümler ya tamamen çıkarılmış ya da ek açıklamalarla anlamlı hale getirilmişti. Hikâye giderek daha kısa, daha sıradan ve daha "batılı" hale gelmişti. Bartlett bu sürecin pasif bir unutma değil, aktif bir yeniden yapılandırma süreci olduğunu vurgulamıştır. Ona göre, hatırlama eylemi, bireyin dünyayı algılama biçimi, geçmişte edindiği bilgiler ve sahip olduğu önyargılarla sıkı sıkıya ilişkilidir. ---- 1950’li yıllarda Stanley Schachter tarafından gerçekleştirilen bir deneyde, Minnesota Üniversitesi’nden kadın öğrenciler iki gruba ayrılarak, kendilerine uygulanacağı belirtilen elektrik şokları hakkında farklı beklentiler oluşturuldu. Bir grup acı verici şoklar konusunda endişeye sevk edilirken, diğer gruba yalnızca hafif ve rahatsız etmeyen şoklar uygulanacağı bilgisi verildi. Deneklerden, kısa süreliğine başka bir odada ister tek başlarına ister grup halinde beklemeleri istendi. Bulgulara göre, stresli koşullara maruz bırakılan öğrencilerin %63’ü birlikte beklemeyi tercih ederken, düşük kaygı seviyesindeki grupta bu oran yalnızca %33 olarak gözlemlendi. Bu deney, bireylerin anksiyete ya da tehdit altında olduklarında sosyal yakınlık ve destek arayışına yöneldiklerini, bu bağlamda sosyal bağ kurmanın bir güvenlik ve baş etme mekanizması olarak işlev gördüğünü ortaya koymaktadır. İnsan, doğası gereği sosyal bir varlıktır ve belirsizlik karşısında yalnızlıktan ziyade kolektif dayanışmayı tercih etme eğilimindedir. Sosyal bağlar kurma ihtiyacı, insan doğasının temel yapı taşlarından biridir. Sosyal dışlanma veya reddedilme gibi durumlar yalnızca psikolojik değil, nörobiyolojik düzeyde de acıya neden olmaktadır. Beyin görüntüleme çalışmaları, fiziksel acının iki temel bileşeni olduğunu göstermiştir: biri duygusal tepkiyi, diğeri ise duyusal rahatsızlığı yönetir. Sosyal olarak aşağılanmak ile fiziksel olarak acı çekmek beynin aynı merkezinde işlenmektedir. Üstelik sosyal izolasyon yalnızca ruhsal değil, fiziksel sağlık üzerinde de olumsuz etkilere sahiptir. Araştırmalar, yalnızlığın sağlık açısından tıpkı sigara içmek, hipertansiyon ya da obezite gibi ciddi riskler yarattığını ortaya koymuştur. İnsan zekâsı çoğu zaman problem çözme veya teknik beceriler bağlamında değerlendirilse de, evrimsel açıdan en belirleyici yönü sosyal işlevlerdir. İnsanlar, diğer primatlara kıyasla ileri düzeyde bir "zihin teorisi" geliştirmiştir; yani başkalarının düşünce, niyet ve duygularını tahmin etme yeteneğine sahiptir. Bu beceri, toplumsal ilişkileri sürdürebilmek, sosyal düzen kurmak ve karmaşık işbirlikleri gerçekleştirmek açısından elzemdir. İnsanları diğer türlerden ayıran şey yalnızca bireysel zekâları değil, bu sosyal biliş kapasitesidir. Sosyal davranışların genetik ve nörokimyasal temelleri üzerine yapılan araştırmalar, bu alandaki en çarpıcı bulgulardan bazılarını tarla fareleri üzerinde sağlamıştır. Monogami eğilimi gösteren kır fareleri ile sosyal olarak izole yaşam süren dağ fareleri arasındaki davranışsal farklar, oksitosin ve vazopressin hormonlarına duyarlılıkta belirginleşmektedir. Kır farelerinin beyinlerinde bu hormonlara bağlanan reseptörlerin yüksek yoğunlukta bulunması, onların sosyal bağ kurma ve ebeveynlik davranışlarını mümkün kılar. Buna karşılık, sosyal izolasyonu tercih eden fare türlerinde bu reseptörler ya azdır ya da yoktur. Nitekim bilim insanları, çayır faresine genetik müdahaleyle bu reseptörleri yerleştirdiklerinde, bu türün sosyal davranışlarında dramatik bir değişim gözlemlenmiş, bireyler daha dışa dönük ve monogamik davranmaya başlamıştır.
1000Kitap
SubliminalLeonard Mlodinow · Okuyan Us Yayınları · 2018281 okunma
··
729 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.