Şiro Hamao’nun Şeytanın Çırağı adlı eseri, Japon polisiyesinin klasikleşmiş örneklerinden biri. Kısa ama etkileyici. Hele ki Sartre’ın Bulantısından sonra resmen su gibi aktı, ruhum kendine geldi diyebilirim.
Kitap iki öyküden oluşuyor. İlk öykü olan Şeytanın Çırağı, hapisteki bir adamın, yıllar önce çok yakın olduğu ama sonra yolları ayrılan savcı arkadaşına yazdığı mektupla başlıyor. Mektup biçiminde ilerleyen bu itiraflar yer yer tüylerimi diken diken etti. Suçun kendisinden çok, bir insanın nasıl suçluya dönüştüğünü izliyoruz. Yani “katil kim?” değil de, “katil nasıl olunur?” sorusu cevap buluyor. Ve bu dönüşüm öyle iç karartıcı, öyle psikolojik bir derinlikle veriliyor ki, kelimenin tam anlamıyla şeytanın çırağına dönüşümünü izlemek gerçekten etkileyici ve ürpertici.
Feminist yönüm kitap boyunca yer yer “n’oluyoruz?” diye devreye girdi ama onu bir kenara koyarsak, kitabın duygusal arka planı ve karakter çatışmaları beni fazlasıyla içine çekti. İçindeki karanlığa yenilen bir adamın, pişmanlık, nefret, aşk ve kayboluşla şekillenen hikâyesini okumak kolay değil ama bir o kadar da etkileyici.
İkinci öykü olan Onları Öldürdü mü? ise tam isminin hakkını veriyor. Sonuna kadar “Acaba öldürdü mü?” diye soluksuz okudum. Sonunu az çok tahmin etsem de, atmosferi çok sevdim. Her iki öyküde de duygular, suçun çözümünden daha baskın. İnsan psikolojisi öyle güzel işlenmiş ki bazı yerlerde istemsizce Werther’i düşündüm… Sanırım onu da şimdi biraz daha iyi anlıyorum.
Toparlarsam: Kitap kısa, hızlı okunuyor ama etkisi büyük. Aklımda şu kaldı: Bazen en büyük suç, bir başkasına değil, kendine karşı işlenir.