“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” cümlesi ile başlayan kitap “Herkes bilsin çok mutlu bir hayat yaşadım.” cümlesi ile biter. Yaşadığımız anların en mutlu anlarımız olduğunu, o anı yaşarken değil o an bittikten sonra anlarız. Anda kalmakta zorlanan varlıklar olarak hatıralara daha çok bağlanırız. Hatıralarımızda kaybolur, anın güzelliklerini kaçırırız. O anın güzelliklerini ise üstünden zaman geçtikten sonra farkına varırız.
Ben böyle söylüyor olsam da kitabın bu cümleyle başlayıp bu cümleyle bitmesinde verilen anlam bu değil. Dram dolu bir hayat yaşayan karakterin bu cümleleri, okurlara onun mutsuz olduğunu düşünmememizi istediğini anlatıyor. Yaşadığı onca şeyden sonra, o kadar acıya rağmen mutlu bir hayat yaşadığına bizi ikna etmek istiyor.
Kitapta yaşanan şeylerin gerçek olduğunun söylenmesi ve gerçekten de o eşyalardan oluşan bir müzenin, kitabın adıyla aynı olan bir müzenin var olması anlatılan hikayenin etkileyiciliğini arttırıyor. Kitabın sahip olduğu üslup okuyucu yormasa da içerik olarak yorabilmesi pek mümkün.
Kaçamak olarak görülen eylemlerin sonucu doğan acı dolu bir aşk, eşyaların tabiatında tezahür ediyor. Kaçamak bakışlar, ufak dokunuşlar, gözlerdeki küçük bir parıltının dahi aşkın ateşini körüklemesini ve aşığa umut aşılamasını mümkün kılıyor. Lakin kitapta yaşanan aşkın, aşktan çok hastalıklı ve takıntılı bir yapıya dönüşmüş olması gerçeğiyle, bazen gerçekten de kaderle inatlaşmayıp bazı şeyleri, sessizce kabullenmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Kitap bana göre dört bölümden oluşuyor. İlk bölümde hızla çekiliyoruz içerisine, hızla akıp gidiyor bu bölüm. Birçok farklı duyguyu aynı anda yoğun bir şekilde yaşarken, başkarakterin çekildiği çukurun farkına yavaş yavaş varıyoruz. İkinci bölüm ise daha yavaş akıyor. Belli bir durum bir sürünmecede kalıyor sanki. Başkarakterin çukurdaki debelenmelerine şahit oluyoruz. Üçüncü bölümde ise tekrardan hızlanıyor. Başlıyor olaylar ardı ardına. Hikayelerin devamında ne olacağını merak ederek okuyoruz kitabı. Yine birçok duyguyu yoğun bir şekilde aynı anda yaşıyoruz. Kitabın asıl hikayesi bu bölümde sona eriyor. Dördüncü bölümde ise kitabın yazılış sürecine, müzenin şekillenmesine şahit oluyoruz.
Kitabı bitirdikten sonra ağzımızda acı tatlı bir tat kalıyor. Acılık karakterlerin yaşadıklarından, tatlılık ise karakterin bizi ikna etme çabasından.