İvan Alekseyeviç Bunin, 1933’te “nesir yazımında klasik Rus geleneklerini taşıyan düzgün sanat becerisi” nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan ilk Rus yazar oldu. Nobel Komitesi Bunin’i, bizatihi Tolstoy ve Çehov'un öncülüğünü yaptığı Rus edebiyatındaki gerçekçilik geleneğinin mirasçısı ve geliştiricisi olarak gördü. Her ne kadar bu başarı edebiyat kanonunda büyük yankı uyandırdıysa da bu olay, Rusya’da "emperyalist bir entrika" olarak karşılık buldu. Nedeni ise Bunin’in Bolşevik İhtilali’ni, “Rus hayatının değerli ve temel önemi haiz neyi varsa yok eden, geri dönüşü olmayan bir felaket, kanlı bir delilik…” olarak görmesiyle, bir daha geri dönmemek üzere 1920 yılında vatanı Rusya’yı terk edip Fransa’ya gitmesiydi. Gurbetçi yazar olarak Avrupa’daki Rusların sözcülüğünü yapması ve “arkaist yenilikçi” edebî kimliği nedeniyle Rusya’da benimsenip millî değer atfedilmesi, pek çok büyük sanatçının yaşadığı makûs talih gibi ölümünden sonra oldu. Her ne kadar Rusya’dan gittiyse de, yazma yeteneğini Tanrıya şükretmek için bir neden olarak gören Bunin, evrensel hikâyelerinin çoğunda mekân olarak Rusya’yı, karakter olarak ise Rus insanının kimliğini resmetti. Tıpkı Karanlık Sokaklar’da olduğu gibi…
Karanlık Sokaklar, Bunin’in Fransa’da yazdığı hikâyelerin seçkisinden oluşuyor. İvan Bunin, kitaba ismini veren Karanlık Sokaklar hikâyesinin ismini, Ogaryov’un şu dizelerinden etkilenip kullandı:
Kızıl renkli kuşburnu çiçekleri açmış her yerde
Karanlık bir sokak, ıhlamur ağaçlarının gölgesinde
Rusya’dan ayrılmadan önce tanıştığı Tolstoy’un tavsiyesinden hareketle bu hikâyelerin merkezine aşkı koydu. Tolstoy ona şunları söylemişti: “Hayatta mutluluğun kendisini bulamazsın, çünkü yoktur, sadece onun şimşekten parıltıları vardır… Onların kıymetini bil, bununla yetin.” İşte bu noktada onun için büyülü anlar, aşktan oluşmaktaydı. Aşkın insanı çarptığı ve kısa sürede nükseden, insanı gark eden büyülü ve henüz anlamlandıramadığı ilk anı resmeden Bunin, bu anların ötesini ve devamını pek önemsemedi. Kısa hikâyelerinde o büyülü kısa zamanın resmini çizen Bunin, hikâyelerine eklediği kısa bilgi verici dipnotlarla bunu pek çok kez bile isteye yaptığını bize gösterdi. Örneğin "Paris’te” hikâyesinin sonunu, "Paskalyanın üçüncü günü bir metro istasyonunda öldü” olarak bitirmesi veya “Kafkasya” hikâyesinin sonunu, “Odasına dönerek divana uzandı ve şakaklarına dayadığı iki revolveri ateşleyerek hayatında son verdi” diye bitirmesi gibi. Her şey aşkın ölümle olan kısmındansa, insanı yaşatan tanımsız yüce hallerini anlattığı anlarda oluşuyor. Bu aşk hikâyelerinin hemen hepsinde odak noktası kadınlardır. Aşkı, erkeğin deneyimlerinden dinlesek de öykülerinde kadını inceleyen bir yapı vardır. Alt zemininde erotizm barındıran öyküleri, aşkın karşı konulmaz tesiri eşliğinde bir nevi kadın tablosu…
Bu tabloyu çizerken, tıpkı bir şiirmiş gibi seçkin kelime seçimiyle, kullandığı her kelimenin gerekli olduğu -fazladan tek bir harfe dahi ihtiyaç duyulmayan- bir eşikte bitiyor her şey. Tolstoy'u bu kadar sevmesinin sebebi aslından buradan geliyor. Çünkü Tolstoy'dan “abartı olabilecek tek bir kelime bile söylememiş olan" kişi olarak bahsediyor. Bunin ondan farklı olarak Rus edebiyatına lakonik bir ifade tarzı getirerek almış olduğu geleneği daha önce keşfedilmemiş derinliklere ve keskinliğe taşıdı. O bu durumu şöyle anlatıyor:
"Görünüşe göre bir şiir yazarı olarak doğmuşum... Turgenyev gibi, o da her şeyden önce bir şiir yazarıydı. Hikâyenin gerçek ritmini bulmak onun için asıl önemli şeydi, diğer her şey tamamlayıcıydı. Ve benim için en önemli şey doğru ritmi bulmak. Bir kez orada olduğunda, diğer her şey kendiliğinden gelir ve hikâyenin ne zaman bittiğini bilirim.”
Savaşın tüm karanlığına rağmen öykülerini, aşkın insan yaşamındaki yeri üzerine kurgulayan Bunin, edebiyatı dünyevi hengâmeden bir kaçış yolu olarak gördü. Bu çabasına rağmen kaleminde o kaçışın tedirginliğini sezmek aslında pek zor değil. Sezmek diyorum çünkü “sezgi” Bunin’in poetikasında bize aksettirdiği temel kavramların başında geliyor. Bu da yazarın, yazın kariyerinde tercih ettiği keskin değişimden meydana gelmekte. 20. yy.ın başında Bunin, Rusya’nın en büyük şairlerinden biriyken düzyazıya geçiş yaptı. Aslında bunu başarabildiği için hikâyelerinde lakonik tarzı benimsedi ve kelimelere hükmedecek güce erişti. Karanlık Sokaklar’daki hikâyelerini yazarken artık serde şair olmanın verdiği lüksle beraber hikâyeleri, dilin ve kelimelerin raks ettiği sanatsal bir şölene, Bunin ise dâhiliğe erişti.
Bir başka Nobel ödüllü yazar Andre Gide, bu öyküleri "İnsan duygularını ifade etmede bu kadar isabetli, basit ve yine de her zaman bu kadar taze ve yeni olan başka bir yazar bilmiyorum.” diye tanımlıyor. Ölümünde sonra Avrupalı eleştirmenler Bunin'i Rus edebiyatının dev isimleri ile kıyasladılar ve önem olarak onların yanına koydular. Ölümün ardından yazdıkları Rusya’da yayınlandı ve bugünlerde adına üniversite yapılan Bunin’in onuruna sanat ödülleri veriliyor.
Yazıyı, yaşamak meselesi üzerine kafa patlatan Bunin’in Karanlık Sokaklar’daki “Kitap” adlı hikâyesinden bir alıntıyla bitirmekte fayda görüyorum:
“Mutlu bir insandı o. Peki onun bu mutluluğu nereden geliyordu? Bunun nedeni sırf hayatı yaşaması, yani dünyada en anlaşılmaz şeyi yapmış olmasıydı.”