‘’Victor Hugo-Bir İdam Mahkumunun Son Günü’’ kitabı üzerine düşünceler
Bu kitabı okurken tüylerim diken diken oldu. Kendimi idam mahkumunun yerine koydum, onunla beraber idamıma 6 ay, 6 hafta, 6 gün, 6 saat kalmış gibi düşündüm ve bu düşünce beni çok korkuttu. Onunla beraber "belki beraat ederim." diye düşündüm, onunla beraber sefilliği ve pişmanlığı hissettim. Peki ya ölümüme 6 ay veya 6 haftadan az kalmışsa? Hatta 6 saatten az belki de. Bu düşünce çok ürpertici. Yaşamam gereken hayatı yaşamadım, gerektiği şekilde bir kul olamadım ve her an gelebilecek olan ölüme de hazır değilim. Kim hazır ki? Hiç kimse. İdam mahkumunun hazırlanmak için 6 aydan fazla süresi vardı ve buna rağmen hazırlanamadı. Neyden korkuyordu ki? Ölüm anından mı yoksa ölümden sonra olacaklardan mı? Belki de onun ölüme hazır olamayışının sebebi umuttur. Evet umut. Çünkü giyotinin kafasını kopardığı saniyeye kadar ‘’belki hakim gelir beni kurtarır’’ ve ya ‘’belki kaçabilirim’’ gibi düşünceleri vardı. Bu durumda ona sadece acıdım. Çünkü umutsuz insan yoktur, umutsuz zamanlar vardır. Umutlu insan olup olmamak kişiye bağlıdır ama umutsuz zamanlar gerçeklerin yansımasıdır. Değiştirilemez, durum ne ise odur. İçinde bulunduğun durumda hiçbir çıkış yolu, hiçbir ışık yoktur. olamaz da. Bazı şeyler bellidir ve kadere öyle yazılmıştır.
Peki suçun toplumsal sınıflarla ilişkisine gelecek olursak… sokakta yanından geçerken bakmaya tenezzül bile etmediğimiz, tozlu dirseklerinin ceketlerimize değmesinden kaçındığımız, çöplükten çıkardığı bir ekmek kabuğunu yemeden önce kurutan; iyi yürekli, ahlaklı, yararlı olmaları için bir okulun ve atölyenin yeteceği ama topluma gereksiz bir yükmüş gibi baktığımız sefillerden biri için adaletin yerine getirilmesi sorun değilken, tam tersi biri için herkesin yanından geçerken hayranlıkla baktığı, bir giydiğini bir daha giymeyen, en lüks restoranlarda yiyip içen ve küçük dağları ben yarattım tavrı takınan burjuvazi kişilerin aynı suçun işlemesi niye normal karşılanıyor? (Mesela pedofili, taciz, hırsızlık vs.) İlk örnekteki gibi ailesi, kimsesi olmayan, eğitim almamış, kimsenin ona aklını ve yüreğini geliştirmesi için özen göstermediği, tutunacak dalı, hamisi olmadan sokaklarda sürünen kişiye kendi dayattığımız dışlanmışlığın suçunu yükleyip bahtsızlığının, suç işlemesine neden olduğu kişilerin işlediği suç ile çocukluğundan beri ipeklere sarılarak büyütülmüş, her türlü eğitimi almış, her zaman elinden tutacak birilerini çevresinde bulabilen ve doğruyu yanlışı öğrenmiş kişilerin işlediği suç nasıl aynı kategoride değerlendirilir, düşündürücü.
Bir diğer problem ise darağacının halka örnek teşkil etmesi ve bu sayede suçların azalması için suçluları meydanlarda sallandırmayı çözüm olarak düşünmüş olmaları. Ama Jack London’ın dediği gibi ‘İnsanları mekanik çözümler aramaya iten sebep, sorunları zihinlerinde mantığa uygun olarak açıklamayı becerememeleridir.’(bkz. Jack London-Suikast bürosu) idam aslında suçlu için mekanik bir çözüm, suç için bir çözüm değil. Eğer suçu zihnimizde mantığa uygun olarak açıklayabilseydik suçluyu değil suçu ortadan kaldırmaya çalışırdık. Mesela hırsızlık sadece hırsızlık değil bir toplumdaki ahlaki yozlaşmışlığın göstergesidir. Hırsıza 3-5 yıl hapis cezası verince suç ortadan kalkmıyor, daha derinlerde daha büyük bir sorun var: ahlaksızlık ve insanların değer yargılarının olmaması. Temelde bu sorunu çözecek çözüm eğitim ve insanların yürekten inanabileceği ilahi değerler. Bir toplum anca bu şekilde adam olur, din ile. Beşeri sistemin öğütlediği, senin benim gibi insanların yazdığı kanunlar kurallar insanın değerlerini oluşturamaz. Bir toplumu ayakta tutan ahlaktır dolayısıyla dindir. Ve yine Jack London’ın dediği gibi ‘Dünya ahlâk üzerine kuruludur. Ahlâk olmasa ortada dünya denecek bir şey kalmaz. Elementlerin kendisinde bile bir çeşit doğruluk yer almaktadır. Ahlâkı ortadan kaldırdın mı yerçekimi diye bir şey kalmaz. Taşlar, kayalar bile paramparça olur. Tüm yıldız sistemi buharlaşıp akıl almaz bir kaosa sürüklenir.’(bkz. Jack London-Suikast bürosu) insan olabilmek için ahlak lazım, ahlaksız toplum, bir hayvan sürüsünden farksızdır.
Kitabın ön sözü şu cümleyle bitiyor: öfkeyle cezalandırılan kötülük, şefkat ile tedavi edilecek. Yanlış, ahlak ile tedavi edilecek.
İç acıtan bir diğer mesele ise halkın idam gününü büyük bir heyecan ile beklemesi. İdam günü için hazırlıklar yapmaları, çoluk çocuk maaile idamı izlemeye gitmeleri, gazetelerde idam günü saati basılması, aynı bir sirkmiş gibi meydanın neşeli olması, insanların gülüp eğlenmesi toplumun sadece kan pompalayan bir kalbe sahip olduklarını gösteriyor; vicdan, empati, insan sevgisi gibi duyguların yer edinemediği etten kalpler…
Mahkumun son günlerindeki can çekişmesi, perişanlığı, sancıları bana İvan İlyiç’i hatırlattı. (Bkz. Tolstoy-İvan İlyiç’in ölümü) Bu abimiz de ölmüne haftalar günler kaldığını biliyordu, çok acı çekiyordu ama bu acı onun fiziksel olarak hissettiği acı değildi, ruhundaki acıydı. Sürdürdüğü yaşamın, sürdürmesi gerektiği yaşam olmadığını farkına varmanın verdiği ızdırap, Ölümün arifesinde yapılan her şeyin yalan oluşu; çevresindekilerin, ölümün o müthiş ihtişamını birtakım ziyaretler, perdeler ya da sofraya konulacak Mersin balıkları düzeyine indirmelerinin verdiği ıstıraptı. Ölüm anında ve ölümden sonrasında olacakların bilinmezliğinin verdiği ıstıraptı bu. Çevresindekilerin onu unutacak olmalarının hissettirdiği acı, fiziksel acılardan daha mı hafifti yani? Değildi. Aynı bizim mahkumun kızının onu artık tanımadığını öğrendiği anda ‘beni götürün, artık ölüme hazırım.’ deyişi gibi. Aynı acı.
Demek ki 200 yıl önce de buyduk. Belki şuan daha kötüyüz. Hamurumuzda bir şey var, mücadele edersek azat olacağımız ama onu benimsedikçe kölesi olduğumuz bir şey. Derinlerde, karanlık ve yapışkan bir bataklı gibi, tek başına dünyayı yakmaya yetecek kadar fazla.
Hacer Fatıma Dündar
28.07.2025
Bir İdam Mahkûmunun Son GünüVictor Hugo