Oğuz Atay’ın 2. romanı olan Tehlikeli Oyunlar (1973), Tutunamayanların ardından bize yine bir “tutunamayanın” hikâyesini anlatıyor. Kim bu tutunamayan? Hikmet Benol. Aslında sadece Hikmet değil bu hikâyenin tutunamayanı. Eski eşi Sevgi, üst komşusu emekli Albay Hüsamettin Tambay ve Nurhayat hanım. Tutunamayanlardaki gibi yine hayata tutunamamış, hayattan beklentilerini bir türlü alamamış ve küçük hesaplar içinde boğulmuş kişileri işliyor Oğuz Atay. Yalnız bu sefer daha farklı bir üslupla. Tutunamayanlar'daki ağır, karanlık ve felsefi havadan farklı olarak, bu kitapta daha “acı komedi” diyebileceğimiz bir üslup kullanılıyor. Hayattaki tüm acıları oyunlarına taşıyarak, acılarla dalga geçer gibi yazıyorlar. Gerçek hayatta hesabını vermeye çalıştıkları her şeyi oyunlarına taşıyorlar. Bir nevi hayatlarındaki yapmaya çalıştıkları irili ufaklı tüm hesaplarla başa çıkmaya çalışıyorlar. Keşke bir de oyunların sonlarını getirebilseler. İlk önce her şeyin başı olan karakterimizi tanıyalım. Peki, kim bu Hikmet Benol? Hikmet, eşi Sevgi ile ayrılığından sonra önceden biriktirmiş olduğu parayla bir eski bir gecekonduya çıkıyor. Bir işle uğraşmıyor. Sefil bir hayat sürüyor. Geçmişin hesaplarını yapıyor çoğunlukla ve bu hesapların içinde boğuluyor. Geçmişte yaşadıklarını, evliliklerinde yaşadıklarını düşünüyor ve genelde sadece kötü yönlerine odaklanıyor, kendine haksızlıklar yapıldığını düşünüyor. Küçük hesapları dahi büyütüyor. Bu hesapları kafasında bir fantezi olarak canlandırıyor hatta bazen fanteziler ve gerçekler karışıyor. Hangisi gerçek, hangisi hayal anlayamıyoruz. Belki de o da anlayamıyor. Albay Hüsamettin Tambay ile oyunlar yazıyorlar. Benim deyimim ile “acı” ile dalga geçiyorlar yazılarında. Hikmet’in Albay’a karşı bir saygısı var. Ona sığınıyor çoğu zaman, yaşadıklarını ona anlatıyor. Fikirlerini düşüncelerini beraber tartışıyorlar. Fikri olarak ara sıra çatışsalar da birbirlerini seviyorlar. Albay bazen Hikmet’in durumuna üzülüyor ve bazen korkuyor da. Kitap Hikmet’in rüyasıyla başlıyor. Geçmişini hatırladığı ve aşırı derecede utandığı bu rüyadan, bizi diğer sayfalarda neyin beklediğini anlıyoruz: geçmişin izleri. Bu izleri çok iyi işleyen Atay, kitabı bir sonla başlatıyor. Böylece Hikmet’in hatıralarıyla öğreniyoruz bu sona nasıl ulaştığını. Aslında tam olarak bunu söylemem doğru değil çünkü net bir gerçeğe ulaşamıyoruz. Hikmet yaşananları kendisi açısından bir utanmışlık, zavallı ve aşağılık duygularla hatırlıyor. Bu yüzden, abartıyor her şeyi ve tamamen taraflı bir anlatım okuyoruz. Günümüzün bazı ucuz yazarları gibi önümüze ne tamamen her şeyi hazır bırakıyor ne de tüm malzemeleri çiğ bırakıp bizim pişirmemizi bekliyor. Böyle bir yorum yapmak abes çünkü bu bahsettiğimiz kişi Türk Edebiyatı’nın en büyük romancılarından biridir Hikmet’in bir diğer özelliği: aşağılık sendromu. Evliliğinin üzerine düşündüğü zamanları okuduğumuzda da yine bu utancı ve aşağılanmışılığı görüyoruz. Kendini aşağılıyor. Evleneceği zaman arkadaşlarına söylemeye utanıyor, Sevgi’nin çok güzel olmayışının bir alay konusu olduğunu düşünüyor. Gerçi burada da gerçeğin üzerinde bir buğu var çünkü arkadaşları gerçekten dalga mı geçiyorlar yoksa Hikmet mi öyle sanıyor anlamıyoruz. Sevgi’ye dönersek… Sevgi, romanın bir diğer trajik kahramanıdır. Sevgi’nin çocukluğu, babasının terk edişiyle derin bir yara alır. Sevgi, sevgisiz bir ortamda büyür. Babasının eski bir dostunun himayesinde, annesinin vefatından sonra ayakta kalmaya çalışır. Onun adı “Sevgi’dir, çünkü aradığı şey sevgidir. Ancak bulduğu şey, bir türlü onun hayatındaki eksikliği tamamlamaz. Sevgi ve Hikmet’in hikâyesi, iki eksik insanın birbirine tutunma çabasının hüsranla sonuçlanmasıdır. Hikmet’in kendini taraflı bir şekilde anlatışından biraz kurtuluyor ve onu da suçlayabilmeye başlıyoruz. Hikmet toplumun kendine dayattığı sorumluluklardan, evliliğinin sorumluluğundan, kendi yaşamının sorumluluklarından kaçıyor. Hikmet bu özellikleri ile Sevgi’nin yanında adeta küçük bir çocuk gibi kalıyor. Sevgi ise onda gördüğü bu özellikleri henüz büyümeden ezmeye çalışıyor. Birbirine ihtiyaç duyan bu iki insan zamanla birbirlerine zarar veriyor bu yüzden. Hikmet’in ilişkileri içerisinde başka kızlara bakıyor oluşunu bir türlü anlamlandıramasam da bunu onun aşağılık sendromuna bağlıyorum. Ne de olsa “çitin diğer tarafındaki çimler her zaman daha yeşildir.” Özellikle Bilge’ye baktığı ve ona hayranlık duyduğu zamanlar olmuştu. Zaten bu gecekondu sürecinde Bilgeyle de çıkıyor diyebiliriz. Bilge kendisi için bir kurtuluş gibi. Ama Bilge’nin varlığı da şaibeli çünkü kitabın sayfaları ilerledikçe oyunlarla gerçekler karışıyor. Bilge’yi Albayla tanıştırdığı bir sahne de var burada hepsinin varlığından şüphe ediyor insan. Albay’a da değinecek olursak. Albay Hüsamettin Tambay, emekliliği boyunca kendini tarih okumaya vermiştir. Hikmet ile kendini oyunlara veren Albay, onunla beraber tarihi temsiller yazmaya başlar. Tabi bir yandan Hikmet’in davranışlarına da katlanmak ve onu alttan almak zorunda kalır. Çünkü bazen onunla alay eder veya oyunlarının konusu haline getirir. Yazdıkları bu oyunlar ise içerik olarak hafif ve komik duruyor ama çok trajik. Üzüntünün, kederin ve acının üzerine öyle güzel örtü örtüyorlar ki sanki sıradan bir olayı anlatıyorlar. Zaten Hikmet sıradanlaştırmaya çalışıyor fakat bir yandan büyüyor her şey. O kadar büyüyor ki; o küçük oyunlar üst üste binerek kocaman bir hal alıyor. Zaten kitabın sonlarına doğru yaptığı “son akşam yemeğinde” tüm karakterleri toplayıp beraber yemek yiyorlar. Oyunlarla gerçeklerin arasındaki incelen çizgi burada kopuyor. Bu yemekten sonra kargaşa artıyor ve Hikmet’in ölümüne kadar devam ediyor. Hikmet’in ölümüne gelmeden önce ölümünü daha iyi anlatabilmek için bir kısımdan alıntı yapmak istiyorum. “Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.” Albayla konuştuklarında söylediği bu söz bizi ölümü ve ölümünden sonrasına götürüyor. Albay’ın odasında konuştukları bir vakitte nefes almak için balkona çıkan Hikmet, kendisini mi atıyor yoksa ayağı mı kayıyor bilinmez, aşağıya düşüyor ve ölüyor. Albay’ın da görüp görmediği şüphelidir ama onun ölümünü kaleme alır. Burada kaleme alırken Hikmet’in söylediği gibi ölümünün nasıl karşılandığını yazar. Kimlerin evine geldiğini, insanların nasıl tepki verdiklerini. Bu noktada ölümünü ve sonrasında Albay’ın yazmasını da şaibeli bulurum. “İntihar mı?”, “ kaza mı?” gibi sorulara ben “öldü mü?” sorusunu da eklemek isterim çünkü her şeyden korkan kaçan ve oyunlarına sığınan Hikmet; ölümden de kaçıp bunu da bir oyuna sığınarak yapmak istemiştir. Sonuç olarak Hikmet’in hayatı, Tehlikeli Oyunlar romanında karşımıza sürekli sorgulanarak çıkar. Hikmet, geçmişinden ve toplumun kendisine dayattığı rollerden kaçmak için oyunlarına sığınarak kendini aldatır. Eğer ölümünü kabul edecek olursak aslında ölümü de bir kaçıştır. Hikmet’in hikâyesi, insanların kendilerini anlamak ve anlamlandırmak için başvurduğu mekanizmaların ve kaçış yollarının tehlikelerini vurgular; hayatın karmaşasına ve anlam arayışına dair bir ayna tutar.