ALBERT CAMUS’UN VEBA ESERİ ÜZERİNE BİR İRDELEME
Çağımıza dokunan, çağımızın olgularını felsefi ve edebi düzlemde yansıtan bir eser olarak Albert Camus’un Veba isimli romanı bir salgından, hastalıktan, ölümden ve acıdan çok daha fazlasını bize olağanüstü bir bakış açısı ve dille yansıtmayı başarıyor. Zira elbette yaşamımızda yerini bulan, mutsuzluğun ve umutsuzluğun kendisi bize yakındır hatta fazlasıyla tüketilmiştir de… Ancak Veba’da Camus tüm bu nesnel gerçekliği sanatsal ve felsefi bir düzlemde yansıtarak ona bir renk veriyor ve bununla gerçeği yeniden üretiyor adeta. Yoksa herkes sefaletin notlarını düşebilir, güncesini yazabilir ama herkes onu böylesine bir kurgu ile dönüştürmeyi başaramaz.
Eserin sonlarına doğru öğrendiğimiz üzere(ama yanı zamanda hep hissettirdiği gibi) roman bir karakterin anlatısıyla vücut buluyor ve bu karakter Doktor Bernard Riexus. Roman onla başlıyor ama sıradan bir roman gibi salt onun dünyasıyla devam etmiyor. Çünkü Riexus da dâhil olmak üzere tüm kenti etkisi altına alan salgın, herkesin kendi yaşamını bir süreliğine de olsa acı sonuçlarıyla, ölümlerle ertelemeyi zorunlu kılıyor.
Sıçanların devasa bir biçimde yayılmasıyla gerçeğin tuhaf ve beklenmedik doğası ile karşılaşan kent, birden salgının yayılmasıyla büyük bir başkalaşım geçiriyor. Değişim ani olsa da hemen kabul ettirmiyor kendisini. İnsanlar her zaman ani gelişen değişimler karşısında garip tutumlar sergilemişlerdir. Romanın geçtiği kent olan Oran da Camus’un vurguladığı gibi sıradan bir yerdir. Öyle bekleneceği gibi marjinal insanlarla dolu değildir ancak romanın birçok karakteri son derece sıradışı niteliklere ve yaşam öykülerine sahiptir. Normal ve dışına çıkılması çok da tahayyül edilmeyen bir yaşam sürenlerse genel olarak kenttir, romanın ana karakterleri değil.
Bir yıldır hasta olan eşini bir dinlenme tesisine götürecek olan Riexus, sadece yalnız değildir aynı zamanda bu yalnızlığı büyük bir salgının eşiğinde dur durak bilmez bir biçimde çalışarak geçirmekle de mükelleftir. Çünkü bir salgında en çok ihtiyaç duyulan şey doktorlarsa, en çok emek harcaması gerekenler de yine onlardır. Sıçanların kenti yağmalamasının ertesinde kendisini gösteren salgın, artık tüm insanların yaşamında egemenlik kurmaktadır. Herkes ölmekte, herkes ölürken insanlar yaşamın olağan akışından uzaklaşmaktadır.
Riexus, diğerlerinden farklı olarak rasyonel bir karakteri canlandırır ancak bu onu ilginç biçimde sıradanlaştırmaz ama kimi yerlerde acı karşısında soğuklaştırabilir. Sürekli bir akışın içindedir ve bu yoğun akış içinde belki de ayakta durabilmek adına bu soğukluk gereklidir, bilmiyoruz.
Roman boyunca pek çok felsefi problem bir salgının içinde soruşturma konusu ediliyor ve bu roman adına en küçük bir sunilik yaratmıyor. Çünkü Camus, Veba ile yaşamı bir anda yıkıp yeniden yaratan salgının doğurabileceği sonuçların arka planındaki felsefi derinliğe temaşa edebilecek kadar güçlü bir kalem ve zekâ.
Roman yalnızca intihara teşebbüs ederken tanıştığımız Cottar üzerinden bile değerlendirilse önemi anlaşılacaktır. Çünkü Cottard, çağımızda daha yakından temas kurduğumuz yalnızlık ve intihar sorunun temsilcisi olmasını yanı sıra çok daha önemli bir izleği temsil eder, salgın onu intihardan ve kederden uzaklaştırır, tıpkı salgının sonunun onu yeninden karamsarlığa ve ölümün kendisine sürüklemesi gibi. Çünkü salgınla, başkalarının hayatına nüfuz ederek kendi cehenneminden kaçma fırsatına erişir. Zira, ölüm düşüncesi en çok bu cehennemin içindekilere yakın ve çekici görünür. İnsanın önünde çıplaklaşan ölüm akışın kendisine dokunduğu an uzaklaşmaya başlar, dünyanın kendisinden ibaret olmadığının farkına varır.
Salgın belki de Oran’da etkisini en çok ayrılıklarla gösterir. Orada insanlar sonu gelmez yasakların içinde yalnızdırlar ve normallik hiç olmadığı kadar, önünde dans edilesi kadar istenilir bir gerçeklik oluşturmaktadır. Çünkü salgınlık bu normalliği yıkıp yok etmiştir, o sıkıcı görülen geçmiş artık en büyük hayal biçimine bürünmüştür.
Sayıları sürekli artan ölümler bir süre sonra insanları güçsüz düşürerek gözlerini yerden kaldırmadan yaşamak zorunda kalan faillere dönüştürmüştür; eserde geçtiği üzere yapayalnız yaşamayı kabul etmek zorunda kalan insanların karakterlerin içini boşaltmaya başlamıştır.
Rambert’in mantığın diliyle konuştuğu ve soyut bir dünyada yaşadığını nedeniyle Riexus’a olan sitemi romanın belki de en çarpıcı gerçekliğini simgelemektedir. Çünkü mantığın diliyle konuşan Riexus gerçekten de konuştuğu dilin mantığınki olup olmadığını bilemeyecek kadar akışın içindedir. O ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaktadır, daha azını ya da fazlasını değil.
Yine romandaki ilginç karakterlerden biri olan ve dinin kendisinden çok felsefi ve yaşamsal yozluğunu simgeleyen Paneloux, Kutsal Kitabın Mısır’dan Çıkış bölümüne gönderme yaparak şöyle demektedir:
“Tarihte bu felaketin ilk kez ortaya çıkışı, Tanrı düşmanlarının cezalandırılması nedeniyledir. Firavun ilahi iradeye sonsuz tasarılara karşı çıkıyordu ve veba ona diz çöktürdü. Tarihin başından bu yana, Tanrı’nın bu felaketi, kibirlileri ve körleri dize getirmiştir. Bunu iyice düşünün ve diz çökün.”(Camus, Veba, s. 98-99)
Dinin düşünse bağlamda, hatta dinsel felsefecilerin soruşturmalarında belki de en tehlikeli olgu budur: Var olan tarihin ne olursa olsun olumlanması ve her şeyin, tüm felaketlerin Tanrı’nın kudretine indirgenerek kabul edilmesi, önünde sessiz kalınması. Tanrı varsa, her şeyin bir açıklaması vardır. Ancak yine aynı Tanrı varsa tam da aynı Tanrı’nın kudreti nedeniyle kötülüklere son bulmaya çalışmak boşuna bir çabadır, çünkü her şeyin ilk ve son kaynağı kendisidir. Bizi yaralayan, öldüren, kederden boğan acını önünde eğilmek, onun yüceliğine ve yol göstericiliğine inanmak belki de insanın en büyük aptallıklarından biridir.
Yine romanın son ve en çarpıcı ismine değinmek gerekirse; bu karakter şüphesiz Tarrou’dur. Gençken mutlu ve sorundan uzak bir yaşam geçiren Tarrou’nun kendi ifadelerine bakmak belki de onu yüzlerce sayfa anlatmaktan daha faydalı olacaktır. Bir süre sonra gittiği yolun yanlış olduğu yargısına varan Tarrou bizlere kimilerinin asla duymak istemeyeceği önemli şeyler söylemektedir:
“Evet utanç duymaya devam ettim, hepimizin vebalı olduğunu öğrendim ve iç huzurumu yitirdim. İnsanları anlamaya ve kimsenin can düşmanı olmamaya çalışarak bugün hala huzur arıyorum. Artık bir vebalı olmamak için ne yapmam gerektiğini ve huzuru ya da huzur yoksa eğer, iyi bir ölümü umut etmemizi sağlayacak şeyin yalnızca bu olduğunu biliyorum. İşte insanları kurtarmasa da avutabilecek ya da en azından onlara en az zarar verecek, hatta bazen de iyiliği dokunabilecek şey bu. İşte bu nedenle uzaktan yakından, haklı ya da haksız nedenlerle insanları öldüren ya da öldürmeyi haklı çıkarak ne varsa hepsini reddetmeye karar verdim. Yine bu nedenle bu salgının bana öğrettiği hiçbir şey yok, sizin yanınızda mücadele etmekten başka.”(Camus, Veba, s. 248-249)