Dizilerdeki acıya gözlerimi kapatacak kadar hassas, ama edebiyat söz konusu olduğunda en karanlık köşelere bile isteyerek yürüyen biriyim. Kendimi, yazarın karanlığına temas ettikçe daha çok anlayanlardanım. Hele ki bir kadın anlatıyorsa hikâyeyi.. Kitap bitince içimde tarifsiz bir yankı oluşuyor. Sanki o kadın benmişim gibi, sanki onun hikâyesiyle biraz daha büyümüşüm gibi..
“Keder”, tam da böyle bir yolculuktu benim için. Acının içinden geçen bir yazarın tuttuğu günce gibiydi. Cümlelerin her biri kederin içinden süzülmüş, ama öyle kuru bir hüzünle değil; bilakis, yaşamın derin yarıklarına su gibi inen, sözcüklerin arasına saklanmış haykırışlarla doluydu. Normalde öykülerle bağ kurma konusunda pek yetenekli biri değilimdir. Yine de bu kitap beni kolayca içine çekti, çünkü yazarın dili sıradan bir anlatımı çoktan aşmış.
Her kelimeyle, her virgülle bile yaratıcı bir alan açmış. Kimi zaman durup sadece bir cümleye uzun uzun baktım. İçinde hem çok şey vardı, hem de hiç yokmuş gibi duran, ama insana “Ben bunu bir yerden tanıyorum,” dedirten cümleler..
Beni en çok etkileyen ise “40” idi. Yazar diyor ki: Bir insan öldüğünde, geride kalanlara tam 40 acı bırakırmış. Ölümden sonraki kırk gün boyunca, her gün bir tanesiyle yüzleşirmişiz. Bir tür şaman geleneğiymiş bu. Daha önce hiç düşünmemiştim; neden 40? Neden kırk gün? Bu kitap sayesinde bu soruyla ilk defa gerçek anlamda karşılaştım. Ve o 40 acının içinden bazılarının bende de izi varmış gibi hissettim. Bu kitap sadece okunmuyor, yaşanıyor. Sayfaları çevirdikçe hem yazarın dünyasında ilerliyorsunuz hem de kendi iç dünyanıza doğru bir yol açılıyor. Kederi okurken, aslında kendi yasımı da okudum. Yazarın diliyle büyülenmek, yazının imkânlarını yeniden görmek ve acının da bir estetik taşıyabileceğine tanıklık etmek isteyen herkese öneririm.