Gabriel Marquez gerçek ile hayal dünyası arasındaki ince çizgiyi aşıp, ikisini kendi dünyasında etkiliyici, büyülü bir dille anlatan büyük bir yazar. 1982 yılında aldığı Nobel ödülü de ustalığını kanıtlıyor. Okuduğum ilk kitabı 'Yüzyıllık Yalnızlık' yazara bağlanmama neden oldu.Kitapta Albay Aurelino Buendia' ın adının da geçmesi hoş bir gönderme. Kitabı okurken o atmosfere çoktan girmiş bulunuyordun. Sanırım Kırmızı Pazartesi'ne başlama nedenlerimden biri de buydu: Yazara olan hayranlığım.
Yazarın 1981 yılında yazılan Kırmızı Pazartesi sadece bir roman olarak değil, toplumsal eleştirisiyle şimdiye ışık tuttuğu gibi o dönemden bugüne değişmeyen toplum yapısını da ışık tutuyor. Santiago Nasar yakışıklı ve zengin bir aileden geliyor. Bununla sıradan bir romanı anımsatıyor ama Santiago Nasar' ı herkesin öldürüleceğini bildiği halde engellememesiyle değişiyor. Klasik modern romanlarının aksine en başından öldürüleceğini bildiriyor yazar.Olayı en baştan vererek, sanki gerilimi ortadan kaldırıyormuş gibi hissediyorsunuz ama tam tersi, asıl gerilim orada başlıyor.O kasaba da doğan birinin sorgulama tekniğiyle Nasar' a yakın olup olmayan herkesin olay anından bir saat öncesinden sonrasına kadar sorgulamasıyla okuyoruz. Soru olaydan ,olay neden ve nasıl göz göre göre gerçekleştiye dönüyor. İnsanı şaşırtan bir çok noktayla karşılaştım okurken. Santiago Nasar ağızdan çıkan tek bir cümleyle suçlu mu gerçekten? Sırf kuşkuyla insanın tutklanması bile yanlışken ölüm infazının verilmesi sadece toplumun verdiği bir baskı değil miydi? Öldürmeye çalışan ikizlerin göze batarcasına herkese kimi, neden ve ne zaman öldüreceklerini bildirmesine rağmen kimsenin bir şey yapmaması onları suçlu mu suçsuz mu diye yargılamama engel oluşturuyordu. Hükmün infazını vermek yerine, biri çıkıp iyilik yaparak onları engellese diye düşünüyorlardı. Onur denilen şeyi korumak için attıkları adımda engellenmek için her şey yapıyorlar. Zavallı yüreklerine binen korkunç yükten kurtulmak için bir çok çabaları oldu. Toplumun genel ahlak yapısına uyma çabası içindeyken sadece toplumun sesi olmuyorlar mıydı? Kitapta geçen şu cümle de absürtlüğünü öne çıkarıyor bence :" Onların inandıkları tek şey, çarşaflarda gördükleridir." Toplum gene onur anlayışını sorgulamak yerine kabullendi. İnsanın aklına şunu getiriyor katil ikizler mi kasaba mı? Bildiği halde susanların yanında suç sadece katillerin mi? Padro Vicario " bir insanı öldürmenin ne kadar zor bir şey olduğunu tahmin edemezsin" diyerek içindeki çatışmayı, vicdan azabını gözler önüne seriyordu. İnsanların içlerinde vicdan denilen adalet terazisi varken toplumun vicdanı nerede? " Kader bizleri görünmez kılar. Aslında Santiago Nasar herkesin gözleri önünde ön kapıdan girmişti içeri, görünmemek için de bir şey yapmamıştı." Toplum vicdanının harekete ne zaman geçmesi gerekir dememiz gerekiyor sanırım. Görmemizi engelleyen sadece göz kapağı mı insanın acımasızlığı mı? Kadere müdahale edilemez mi? Ya da herkesin bir şeyin olacağını bilmesine rağmen kaçınılmaz son gibi düşünüp teslimiyet mi göstermesi gerekir? Her önüne gelen benlik duygusuna kapılıp başkasına bırakırsa sorumluluğu kim alır? Kadınların üstündeki toplumsal baskı ve erkeklerin gözündeki yanlış aile yapısı, bekaretin önemi gibi şeyler ne zaman sorgulanıp önüne geçilecek şeyler olacak? Bu soruları tekrardan bana kazandırdığı için milletinin dediği gibi Gabro'ya minnettarım .
Yazar gazetecilik kimliğinden pek sıyrılamadan yazılmış bir roman gibi sorgulama şeklinde ilerliyor diyaloglar. Olay ortalama iki saatlik zaman aralığında gerçekleşirken bize geçmiş ve şimdi arasında veriliyor. Olay bilinip engellenemez, toplumu ironik bir dille eleştirmek için çok iyi bir yol.
Sadece Latin Amerika toplum yapısını ve 1900 leri değil günümüzü ve bir çok toplum yapısını ele alıyor ne yazıkki. Toplumun yüzyıllardır süregelen ataerkil yapısını, evliliğe bakış açısını, kadının üstündeki yükü, ailenin sözde onur anlayışını, toplumun vicdanını, her şeyin bilinip sessiz kalmasıyla ne kadar yıkıcı etkilere neden olabileceğini, benlik duygusunun sorumluluktan kaçmayla karıştırılmasını çok sert ve ironik bir dille eleştiriyor.
Romandan çok bir eleştiri metnine dönüşüyor okudukça. Sadece bir hikaye değil toplumun sessizliğiyle işlenen bir cinayet. Bana ve bir çok kişiye kazandırması gereken çok soru bulunduruyor. Kitap biterken içimde gerilim bıraktı ve olması gerekende bu gibi geliyor bana: düşündürtüp rahatsız etmesi sorularıyla.
Tek bir alıntıyla özetleyip noktalamak istiyorum:
" O kadar çok kişi biliyordu ki Santiago Nasar ' ın ölümünden bir çok kişi sorumluydu."