Bu kitabı okuyunca anladım ki, bazen en büyük kötülükler, en yüksek sesle bağırarak değil, en sessiz fısıltılarla geliyor. Yazar bunu öyle ustalıkla anlatmış ki, kitabın sisli atmosferi sadece kasabanın havasını değil, kendi vicdanımı da kapladı. Sahilde bulunan bir cesetle başlayan olaylar, sıradan bir cinayet romanı olmaktan çok uzak.
O beden, aslında yıllardır üzeri örtülmeye çalışılan tüm sırları, yalanları ve sessizliği açığa çıkaran bir kıvılcım oluyor.
Arwen'in geçmişiyle olan o kırılgan bağı, Rue'nun adalet arayışını besleyen kişisel öfkesi ve Lily'nin o mükemmel eş maskesinin arkasındaki çatlaklar...
Hepsi, aslında günlük hayatımızda etrafımızda gördüğümüz, hatta belki de kendimizde sakladığımız parçalardan kesitler sunuyor. Bu yüzden, sayfalar arasında ilerlerken kendimi sadece kitabın içinde değil, aynı zamanda kendi hayatımın ve insan ilişkilerinin gölgeli taraflarında bir yolculukta buldum. Herkesin sırları var, evet. Ama bu kitapta o sırlar sadece gizlenmiyor, can alıyor.
Yazar, bize hem katilin kim olduğunu sorgulatıyor. Hem de kim gerçek kurban, kim gerçek suçlu? sorusunu sorduruyor.
Okurken sürekli bir taraf seçmeye zorlanıyorsun ve farklı kişilerin gözünden olayları okumak ayrı bir gizem katıyor. Sonra bir bakıyorsun, aslında tüm yargıların altüst olmuş. Kitabı okuyup bitirdiğimde, susturulmuş vicdanlar, gecikmiş adalet ve görünüşte kusursuz hayatların altında yatan karanlık üzerine derin düşüncelere daldım. Bu kitap, sadece bir gerilim değil; aynı zamanda kendimizle, vicdanımızla bizi baş başa bırakan güçlü bir ayna.