Hepimiz hayatımızın bir noktasında içimizde tanımlayamadığımız bir eksiklik hissederiz. Sanki bizi tamamlayacak o “bir şeyi” arar dururuz. Psikanalist Jacques Lacan’a göre insanın arzusu tam da bu eksiklikten doğar; arzu nesnesi sandığımız şey aslında çoğu zaman bir yanılsamadan ibarettir. Yani, arzuladığımız kişi veya objeye tüm anlamı biz yükleriz, onu sanki yaşamamızın nedeni yaparız. Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm kitabındaki Gustav von Aschenbach karakteri de ileri yaşlarında tam böyle bir arayışın içine düşer. Yıllarca disiplinli, ölçülü bir hayat süren, yalnızlığı neredeyse erdem bellemiş bu yazar, Venedik’te karşılaştığı genç Tadzio’nun büyüleyici güzelliğinde adeta kendini tamamlayacak bir parça görür. Aschenbach, hayata tutunmak için ihtiyaç duyduğu nedeni bu masum çocuğun simgesel varlığında bulur – Lacan’ın bahsettiği o ulaşılmaz arzu nesnesi, Aschenbach için Tadzio oluverir.
Aschenbach başlangıçta Tadzio’ya duyduğu ilgiyi kendi kendine masum bir estetik hayranlık olarak açıklar. Ne de olsa 14 yaşındaki bu Polonyalı çocuk, onun gözünde bir sanat eserinin canlı tezahürüdür; “sadece güzelliğe bakıyorum, bunda yanlış bir şey yok” diyerek kendini inandırmaya çalışır. Ancak içimizdeki boşluğu doldurmak için sarıldığımız bu tür bahaneler nasıl ki çoğunlukla kendimizi kandırmaktan öteye gitmezse, Aschenbach’ınki de bir kendini avutmadan ibarettir. Kısa süre içinde hayranlık, takıntılı bir tutkuya dönüşür. Aschenbach günlerini otelde ve kumsalda Tadzio’yu gözetleyerek geçirmeye başlar, hatta gizlice çocuğun ailesini Venedik sokaklarında adım adım takip etmeye kadar vardırır işi. Onun için Tadzio artık sıradan bir çocuk olmanın ötesine geçmiştir; Aschenbach’ın gözünde Tadzio, antik bir heykel kadar kusursuz, neredeyse mitolojik bir güzelliğin sembolüdür. Bu idealize edilmiş imge, yazarın içindeki eksikliği dolduracak bir ilham perisi ya da yaşamaya değer bir amaç haline gelir.
Aschenbach’ın Venedik’te yaşadığı bu tutku fırtınasının arkasında, derin bir yalnızlık duygusu ve varoluşsal bir bunalım yatar. Yılların getirdiği yorgunluk, sanatsal tıkanmışlık ve tekdüze hayat, onda farkına bile varamadığı bir boşluk yaratmıştır. Tadzio’nun peşine düşerken aslında yaptığı şey, bu yalnızlığı bir hayalle oyalamaktır. Gerçeklikte elde edemeyeceği bir mükemmelliği (gençlik, güzellik, masumiyet) Tadzio’da görüp ona tutunur. Bu yönüyle Aschenbach, Katherine Mansfield’ın ünlü “Miss Brill” hikâyesindeki karakter Miss Brill’i andırır. Miss Brill de her pazar parkta yalnız başına otururken etrafındaki dünyayı hayal gücüyle yeniden kurar; insanları sanki bir tiyatro oyununun parçasıymış gibi izler, kendisini de o oyunun önemli bir rolünde hayal eder. Etrafında kimse onunla konuşmasa bile, o kendi kurgusunda herkesin bir oyuncu, kendisinin de sahnenin vazgeçilmez bir parçası olduğuna inanır. Ta ki, bir gün gerçek dünyanın acımasız yüzüyle karşılaşana dek: Genç bir çiftin onu alay konusu ettiğini işitir ve bir anda o büyülü illüzyon perdesi yırtılıverir. Miss Brill, hayalindeki değerli figüran rolünden uyandırılır ve aslında toplumda ne kadar görünmez ve yalnız olduğunu fark etmenin sarsıntısını yaşar.
Aschenbach’ın trajedisi de benzer bir şekilde, illüzyonun kırılması üzerine kuruludur. Venedik sahnesinde kendi hayal oyununu oynayan Aschenbach, etrafında büyüyen tehlikeyi – şehri saran kolera salgınını – uzun süre görmezden gelir. Tıpkı Miss Brill’in gerçek insanların alaycı sözlerini duymak istemediği gibi, Aschenbach da gerçek hayatın ikazlarına kulaklarını tıkar. Onu uyaran iç sesine ve açık işaretlere rağmen Venedik’ten ayrılmayı reddeder; “gerçeğe dönmek, ayık kafayla evine dönüp rutin hayatına devam etmek” fikri onu öylesine rahatsız eder ki bir gün daha hayalinin peşinde kalabilmek uğruna bile bile tehlikeye atılır. Tutkunun gözünü kör etmesi deyimini Aschenbach adeta somut bir örneğe dönüştürür: Kolera salgını bile onu durdurmaya yetmez, o hala Tadzio’nun varlığında bulduğu sahte cennetten çıkmak istemez. Ne yazık ki, bu inatçı illüzyon sonunda onu kaçınılmaz bir sona götürür. Tıpkı Miss Brill’in hayal dünyasından düşüp kalbi kırık bir şekilde evine dönmesi gibi, Aschenbach da en sonunda gerçekle – hem de ölümcül bir gerçeklikle – yüzleşir. Venedik’in ıssız kumsalında, bakışlarını uzaklara dikmiş Tadzio’ya son kez hayranlıkla bakarken, yalnızlığının ve tutkularının bedelini hayatıyla öder.
Hem Venedik’te Ölüm hem de Miss Brill hikâyesi, yalnızlık duygusunun insanı nasıl kırılganlaştırdığını ve bizi kendi zihnimizde nasıl oyunlar kurmaya ittiğini çarpıcı biçimde gösteriyor. Yalnız hissettiğimizde, hayatımıza anlam katacak bir şeyler arıyoruz: Kimi bunu bir hayalî sahneyle yapıyor, kimi erişilmez bir güzelliğe takılarak. Aschenbach da içindeki boşluğu doldurmak, tekrar “yaşadığını hissetmek” için kendince bir yol buluyor – tehlikeli, sıra dışı ama onun için büyülü bir yol. Elbette bu yolun bir çıkmaz sokak olduğunu biz okurlar en başından seziyoruz; yine de Aschenbach’ın şiirsel tutkusuna kapılmaktan kendimizi alamıyoruz. Çünkü onun mücadelesinde hepimize tanıdık gelen bir şey var: İnsan olmanın getirdiği o bitmeyen tamlık özlemi.
Belki bizler Aschenbach kadar uç noktalara gitmiyoruz, fakat günlük hayatlarımızda küçük illüzyonlara sıkça sığınmıyor muyuz? Yalnızlığımızı unutturacak sosyal medya hayalleri, bizi tamamlayacak “ruh eşi” masalları veya ertesi güne umutla bakmamızı sağlayan küçük tutkular… Hepsi aynı insanî ihtiyacın birer yansıması. Venedik’te Ölümün trajik kahramanı, bu ihtiyacın peşinde sürüklenirken hem büyüleyici hem de ibretlik bir öykü bırakıyor ardında. Yalnızlık acısını illüzyonlarla dindirmeye çalışan bir ruhun hikâyesi, tıpkı Miss Brill’in kürküne sarılıp boş odasında sessizce ağlaması gibi içimize dokunuyor. Son sayfayı kapattığımızda, Aschenbach’ın Venedik’te yitirilen onuru ve Miss Brill’in kırılan hayali arasında bir bağ kuruyoruz: İkisinin de kalbinde aynı insanlık hâli yatıyor.
Acı da olsa, bu hikâyeler bize şunu hissettiriyor: Hepimiz biraz Aschenbach’ız, biraz da Miss Brill. Arzularımızla eksikliklerimizi kapatmaya çalışıyor, kendimizi avutmak için hikâyelere sığınıyoruz. Ve belki de bu yüzden, Venedik’te Ölüm gibi eserler okuru derinden yakalıyor – bizi en kırılgan yanımızla, o yalnız ama umut arayan tarafımızla yüzleştiriyor. Bu büyülü anlatı, hayata tutunmak için uydurduğumuz nedenlerin ve kaçış yollarının hem şiirsel bir tasviri hem de hüzünlü bir eleştirisi adeta. Kapağı kapattığınızda aklınızda tek bir soru kalıyor: “Kendimizi kandırdığımız o tatlı düşler olmadan hayatla gerçekten yüzleşebilir miyiz?”