Yıllar önce okumuştum ancak şu aralar tekrar okumam gerektiğini hissettim. Başka bir hisle başka bir ruh haliyle yazılan mektubu, yazan kadını anlamaya çalıştım yeniden. Yük olur diye aşkını gizlemek, yalnız başına yıllarca bir çocuk büyütmek… Hepsi cesaret isteyen kararlardan oluşan bir yaşam. Kimi zaman kızsam da verdiği kararlara, o bağlılık ve tutkuyu hayal edemeyince ‘Nasıl olur?’ sorusunu da bir kenara bıraktım açıkçası. Henüz küçükken başlayan bir hayranlık, devamında gelişen istek ve tutkunun bir aşka evrilip ömür boyu süren sadakatiyle son bulması anlayacağım bir durum değildi.
Psikoloji ve gelişimiyle epey haşır neşir olan Zweig, bu kitabında da karakter analizi ve bir kişinin aşkı yalnız başına nasıl yaşayabileceğini, hep çift kişilik sandığımız ilişkilerin taraflar olmadan tek başına da var olabileceğini gösteriyor. Kitabın sonunda mektubu yazan karakterin bir yönüyle Marie Antoinette’e benzediğinden bahsediliyor, bu benzerliğin ancak kişiliklerin psikolojik açıdan iyi bir analizle mümkün olabileceği aşikar.
Sana, beni hiç tanımamış olan sana…
Birine duyduğumuz hisler karşıdakinin haberi olmadığı sürece yalnız bizi bağlar yalnız bizim içimizde bizim varlığımız suretince var olurlar. Onları açık etmek, paylaşmak çoğu zaman tercihe kalır eğer karşıdan fark edilip de ifşalanmazsa. Bu da dönemimiz tabirince ‘Platonik’ olarak adledilir. Tek taraflı başlayan hisler karşılık bulma hayaliyle büyür büyür ve kapsama alanı bedenin tamamını aşar, öyle aşar ki her harekette hislerin anlaşılacağı korkusu eskisinden çok dürter insanı. Bu noktada duygular tek taraflı sayılmaktan çıkar ve kişi dışardan bakınca fark edilecek sandığı hislerin sevgili tarafından çoktan fark edildiği ve bilincinde olduğu yanılgısı geliştirir kendince.
Ta ki acı gerçekle, hiç görülmediği hiç tanınmadığı anla göz göze gelene dek… O an kurulan hayal yıkılır, bütün gelecek varsayımları suya düşmüş olur. O zaman hiç tanımamış olan sana yazılır satırlar.
Bu kitap bende farklı bir yere sahip olacak, hem hatırlattıkları hem zamanlamasıyla. Ben de ufak birkaç satır bırakmak istiyorum:
Sana, henüz okumamış olan sana;
Bir gün gelir de karşına çıkıp tanıtırsam kendimi sana, bilmeni isterim ki zaten hislerimi paylaşmak konusunda beceriksizim ancak sana karşı bu hayli zordu. Bir yandan emin olamamak bir yandan vereceğin yanıtı biliyor olmak endişesi taşıyordum, belki de biliyordum bu satırları ne durumda okuyacağını bilmemekle beraber. Onca zaman saklamışken artık biliyor olman, sırrıma ortak olduğun düşüncesi rahatlatıyor doğrusu. Ancak sana nasıl bir yük bahşettiğimden bi’haberim; hala var mı bir ihtimal ya da artık yok ve geçmişin hiç gelememiş bir sayfası mı oldu? Veya… o ihtimal zaten hiç olmamış mıydı?.. İnan bilmiyorum ve bu satırları yazarken bilmek istemiyorum henüz. Okuyacağın ana dek hoş kalman dileğiyle, hoşça kal!