Temelde bir felsefe, varoluş, arayış romanı. Budizm, Hinduizm ve mistisizm gibi temalarla içsel yolculuğu anlatıyor.
Sidarta Hindistan’da yaşayan Brahman(Hindu toplumunun en üst kastını oluşturan ve kutsal bilgeliğe sahip olduklarına inanılan rahipler) sınıfından biridir. Bu manevi rehberlik sınıfını öğretileri Sidarta için artık yeterli gelmiyordu, gerçek hakikati bulmak için daha fazlasını isteyen biri. Bunun için bir yolculuğa çıkıyor. Yalnız değil yanında arkadaşı Govinda da var.
Özettir.!
Bir süre Samanalarla(çilekeşler), sonra Gotama(bilge Buda), Kamala(hayat kadını), Kamaswami (tüccar) ve en son Vasudeva( kayıkçı) ile zaman geçiriyor.
Samanalarla geçen yıllarda aç kalıp arzularını bastırsa da, doğanın döngüsünü, acıyı, arzuyu ve benliği ortadan kaldıramadığını fark eder.
Sidarta, Gotama’nın içsel huzuru yakaladığını ve öğretilerinin kusursuz ve mantıklı olduğunu kabul eder. Ancak Sidarta’ya göre aydınlanma bir öğretiden öğrenilerek değil, bireysel deneyimle yaşanarak elde edilir. Başkasının sözleriyle değil, kendi yoluyla bulduğu bir yoldur bu. Kimse bir başkasının ruhunun özünü öğretemez. Ona göre, öğreti kelimelerle sınırlıdır, oysa gerçeklik sınırsız ve doğrudan yaşanması gereken bir şeydir.
Sonrasında dünyevi zevklere yönelir. Kamala ile aşkı tadar, Kamaswami'den ticareti öğrenir. Parayı tattı, şehveti tattı. Kumar oynadı. Sonra bıkkınlık, perişanlık yaşadı. Düşüncelerin en kötüsü intiharı düşündü. Om… tekrar düşünmeye başlayarak hayata bağlandı. Sidarta kendi benliğinden(bencil) kurtulmaya çalışıyordu, kalıcı huzuru arıyordu.
Kayıkçı Vasudeva ile tanıştı. Ondan ve nehirden yaşam akışını(döngüsünü) ve birliği öğrendi.
Sidarta her geçen gün olgunlaşıyordu. Üç önemli yetiye sahip oldu. Oruç, beklemek ve düşünmek. Ayrıca dört önemli şeyin farkındalığına vardı; uyum, dünyanın ezeli ve ebedi mükemmelliğini bilinci, gülümseme ve birlik.
İnsan gerçek bilgeliğe ve iç huzura yalnızca kişisel deneyimlerle ulaşabilir. Din adamları, öğretmenler, bilgeler bir yere kadar yol gösterebilir.
Kitaptan bana kalanlar;
-Senin ruhun bütün dünyadır.
-Yaşamı kirden arınmıştı.
-Cennet çokluk yakın görünüyordu Sidarta’ya, ama ona asla tastamam erişmiş, son susuzluğunu asla gidermiş değildi. Ve bilip tanıdığı, kendisine hocalık yapan bütün bilgelerden ve bilgelerin bilgilerinden hiçbir yoktu ki tastamam erişmiş olsundu ona, o cennete.
-Bambu ormanın üstünde bir balıkçılık kuşunun uçtuğunu gören Sidarta kuşu kendi ruhuna aktarıp dağların, ormanların üstünden uçup gidiyor, balıkçılık kuşu oluyor, balık yiyor, balıkçılık kuşlarını açlığını duyuyor, onlar gibi sesler çıkararak konuşuyor, onları ölümüyle ölüyordu. Ve Sidarta’nın ruhu dönüp geliyordu geriye.
-Bunun üzerine Samananın hemen önüne gelip dikildi, bütün manevi gücünü toparlayıp yaşlı adamın bakışını kendi bakışlarıyla yakaladı, büyüledi onu, konuşamaz duruma soktu, iradesini etkisiz kılıp kendi iradesi altına aldı.
-Doğrusu ancak kendi ben’inin özüne girebilmiş biri öyle bakar ve yürür.
-Bütün bu sarılar, maviler, akarsular ve ormanlar ilk defadır ki gözlerinden geçerek Sidarta’nın benliğinden içeri sızıyordu.
-Amaç ve töz nesnelerin arkasında bir yerde değil, onların içindeydi, her şeydeydi kısaca.
-Oysa şimdi özgürlüğüne kavuşmuş gözlerini nesnelerin ardında değil, ön tarafında eğleşiyor, görünür dünyayı görüp tanıyor, bu dünyada kendine bir yurt edinmeye bakıyor, tözü aramayarak nesnelerin arkasına dolanmaya çalışmıyordu. Böyle bakılınca, böyle aramadan, böyle yalın, böyle çocuksu gözlerle bakılınca, güzeldi dünya. Ay ve yıldızlar güzeldi, güzeldi çay ve sahil, orman ve kaya, keçi ve gül böceği, çiçek ve kelebek güzeldi. Güzel ve iç açıcıydı dünyayı böyle gezip dolaşmak, böyle çocuksu, böyle uyanmış, çevresine karşı böyle kucak açarak, güvensizlikten böylesine uzak. Güneş insanın başını bir başka türlü yakıyor, ormanın gölgesi bir başka serinlik veriyordu, bir başkaydı çayın ve sarnıcın, bir başkaydı kabağın ve muzun tadı. Gündüzler kısaydı, geceler kısa, geçen saat denizde bir yelken gibi uçup gidiyordu altındaki tekne.
-Diyelim suya bir taş attın, en kısa yoldan suyun dibini boylar. Kendine bir hedef belirledi, kafasına bir şey koydu mu, Sidarta’da da değişik değildir durum. Sidarta hiçbir şey yapmaz, bekler, düşünür, oruç tutar, ama taş nasıl suyun içine yol alırsa, o da dünyadaki nesneler içinden yol alıp gider, bir şey yapmaksızın, kılını kıpırdatmaksızın, bir şey çekip götürür onu, düşecek oldu mu koyuverir kendini, düşer. Belirlediği hedef kendine çeker onu.
-Yazmak iyidir, ama düşünmek daha iyi, akıllılık iyidir, ama sabretmek daha iyi.
-Elbette eğlence olsun diye yaptım. Başka ne için olacaktı. Yeni insanlar, yeni yerler tanıdım, başkalarının bana gösterdiği güler yüzlülüğü ve güvenin hazzını yaşadım, dostlar edindim kendime.
-Varlıklı insanların yüzünde pek sık rastlanan özellikleri, hoşnutsuzluğu, hastalıklı görünümü, keyifsizliği, miskinliği, sevgiden yoksunluğu birer birer alıp benimsiyordu.
-Manevi bir yükselişten yoksun, küçük zevklerle yüzü gülerek yaşamıştı.
-Hiçbir şeyi ve hiç kimseyi sevemeyeceğiydi onu daha önce hasta yapan.
-Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir.
-Gördü ki bu su akıyordu hep, sürekli akıyor, ama hep yerinde duruyordu, aynı suydu hep, ama yine de her an yeniydi.
-Her yaşamdaki yok edilmezliği, her andaki sonsuzluğu her vakitkinden daha derin şekilde hissetti.
-Biliyorsun çünkü, yumuşak sertten güçlüdür, su kayadan güçlü, sevgi zorbalıktan güçlüdür.
-Irmaktan öğrenmişti; beklemek, sabretmek, kulak verip dinlemek. Kendi kalbine kulak veriyor, bir ses işitmeyi bekliyordu.
-Onların düşünce ve mantıkla değil, içgüdü ve isteklerce yönetilen yaşamlarını paylaşıyordu.
-Gerçekte bilgeliğin ne olduğunu, uzun arayışlarla neyi amaçladığı konusunda bir sezgi Sidarta’nın içinde yavaş yavaş tomurcuklanıyor, yavaş yavaş olgunluk kazanıyordu. Bunlar; uyum, dünyanın ezeli ve ebedi mükemmelliğini bilinci, gülümseme ve birlik idi.
-Babasını, ona veda edip ayrılmış ve bir daha da eve dönmemişti. Şimdi onun kendi oğlu için katlandığı acıya babası da o zaman kendisi için katlanmamış mıydı. Sonuna kadar çekilmemiş ve çözüme kavuşturmamış çileler dönüp geliyor, boyuna aynı çileler çekiliyordu.
-Ve tümü, bütün sesler, bütün amaçlar, bütün özlemler, bütün çileler, bütün hazlar, bütün iyi, bütün kötü şeyler, tümü birden dünyayı oluşturmaktaydı.
-Sidarta bu andan sonra yazgıyla savaşı bıraktı, çektiği acılar son buldu. Acıları ve sevinçleri paylaşmaya hazır, kendini tümüyle ırmağın akışına bırakmış, birlik ve bütünlüğün bir parçası olmuştu Sidarta.
-Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir.
-Ama benim için tek önemli şey, dünyayı sevebilmektir. Onu aşağılamamak, ona ve kendime hınç ve nefret beslememek, ona, kendime ve bütün varlıklara sevgiyle, hayranlıkla ve huşuyla bakabilmektir.
-Ben konuşmalarında değil, düşüncelerinde değil, yalnızca eylemlerinde ve yaşamında görürüm onun büyüklüğünü.
-Dostunun gülümsemesi her şeyi anımsatıyordu kendisine; yaşamında o zamana kadar sevdiği, o zamana kadar kutsal gözüyle baktığı her şeyi.