Puan vermedi·123 syf.··
6 saatte okudu
·
Okunma: 04 Ağustos 2025 21:46
ANDREY PLATONOV’UN MUTLU MOSKOVA ROMANI ÜZERİNE BİR İRDELEME Okuduğumuz iyi romanlar, güçlerinin büyük bir bölümünü yaratılan karakterlerden ve onların ustalıkla yansıtılmasından alırlar, Platonov’un önemli eserlerinden biri olan Mutlu Moskova isimli roman bu perspektifte düşündüğümüzde oldukça başarılı bir roman olarak önümüzde belirmektedir. Romanda karakterler farklı oldukları kadar derinliklidir de. Sıradışı karakterlerin yaşama tutunuşları, vazgeçemedikleri tutkuları ve değişimleri anlatılırken gerçeklikten değil de, gerçekliğin bize dayatılan biçiminden kopmaktayız adeta. Zira bizi gerçeklikten kopartan romanlar yerine, gerçeği sorgulayan ve yıkıp yeniden yaratan kitaplarla hemhal olmak çok daha iyi bir karar olacaktır. Burada basit bir Nietzsche vurgusu sezilmesin; buradaki sesleniş kapitalizmin sanat anlayışına dair bir eleştiridir. Bizi gerçeklikten kopartmaktan o kadar çok söz ediyorlar ki, gerçekliğin sahiden ne olduğunu bilmeden onların dillerinin himayesi altına giriyoruz. Babası tifodan ölen ve bir yetimhaneye gönderilen Moskova’nın sokaklarda gezmesi, büyümesi, havacılık okuluna girmesi, arkadaşlıkları, aşkları gibi temalar üzerinden ilerleyen bu romanı anlamlandırabilmek için karakterler özelliklerine itinayla yaklaşmalıyız. Moskova ne kadar özgürlüğüne düşkün ve duygusal özellikler ağır basan bir karakterse, tanıştığı ya da hayatına giren karakterler bir o kadar rasyonel hareket eden, hiç durmadan çalışan ve dışarıdan bakıldığında duygusallığa hayatlarında pek de yer tanımadığına kanaat getirebileceğimiz özellikteki insanlardan oluşmaktadır. Zira karakter farklılıkları, hatta daha çok karakter çatışmaları bir romanın niteliğinde önemli yer tutan ögelerdendir. Romanın başında bir gece vakti elinde meşaleyle sokaktan koşarken Moskova’nın gözlerinden öldüğüne tanık olduğumuz adamı imleyen sayfalar eserin felsefi ve ideolojik kökenini anlamlandırmak adına olduğu kadar, Moskova’nın içi dünyasını çözümleyebilmek için de önem arz etmektedir. Zira karakter yalnızca ölmez, Moskova’nın gözlerinin tanıklığı içinde ölür ve tam da bu nedenle hep romanın içinde saklı bir gerçeklik olarak karşımıza çıkacaktır. Ölüm orada, yalnızca bir son olmanın ötesinde, bir karakterin dünyasında başlangıçtır. Moskova’nın iç dünyasından atamayacağı his/acı adeta romanda karanlık bir adamın ölümüyle edimselleşerek, ölünün roman boyunca görünmez bir kimlikle sayfaların arasında dolaşmasına imkân vermiştir. Zira tüm ölümlüler, dünyadan biz iz bırakarak gider. Onları edebileştiren, bir öte dünya değil; yaşamları ve düşünceleriyle bıraktıkları gizli kokudur. Biz, onu doğrudan duyumsamasak da yaşarız; yaşamın kendisi de bir ölçüde ölülerden kalan mirasla cebelleşmedir ki bu varoluş mücadelesinin temelidir. İnsan, ölülerle dans edip dövüşür, hem de onları hiç görmeden ve nefes aldıklarına tanıklı etmeden… Romanda Moskova’nın penceresinden biraz olsun uzaklaşarak karşılaştığımız ilk ilginç karakter, yani Sambikin, bütün dünyada meydana gelen olayları gece gündüz takip eden, Sovyet toplumunda yapılan işleri tahayyül etmekten uzun süre uyuyamayan genç bir doktor prototipi çizmektedir. Dış dünya maddesini derisini tahriş eden bir şey gibi hisseden Sambikin, tüm bunların yanı sıra tutkuyu temsi etmektedir ya da bilim aşkını, üretme sevdasını… Yirmi yedi yaşında ve sadece iki yıllık cerrahi staja sahip olan Sambikin’in henüz ameliyatlara kendi başına girmesine izin verilmemektedir. Buna karşın akıl yürütmeyi bıraktığında ruhu sancıyan karakterimiz, Komsomol’a, yani genç ve yetenekli insanların bulunduğu semt kulübüne vardığında, doğrudan Platonov’un cümleleriyle: “İnsan bedeninin kemikler arasında yaşam ve hareketten ziyade acı ve ölümü kıstıran yapısına ilişkin duyduğu gamdan ezilmiş vaziyetteydi. Bu kaygı ve sorumluluğun geriliminde şimdi kendisini iyi hissedebilmeyi ise garipsiyordu. Aklı topyekün düşüncelerle doluydu, kalbi sakin ve emin atıyordu; daha iyi bir mutluluğa gereksinimi yoktu bir yandan da bu gizli hazzın bilinci utandırıyordu onu.”(Platonov, Mutlu Moskova, 40) Tutkularımız kimi zaman özgürlüğümüz kimi zamansa zincirlerimizdir. Sambikin hem özgürdür hem de köle. İnsan, özgürken yaratır, köleyken ise cehennemi duyumsar. Sambikin’in bir amacı vardır ve amacıyla özgürdür. Ancak aynı amaç dünyanın tüm renklerini soldurduğunda, amaç diğer her nesnenin ve güzelliğin ölümünü ilan ettiğinde kölecedir. Sambikin’in bu dünyadan bir ölçüde de olsa uzaklaşması Moskova ile tanışması ile gösterir kendisini. Onun göğsünün içinde yatan kalbin seslerini açık seçik duyarak aşkla temaşa kurması belki de bilimin yaşamı üzerinde kurduğu iktidardan kaçarak metaforlarla dolu dünyaya adım atmasının bir parçasıydı, bilmiyoruz. Zira salt rasyonel düşünen bir zihin, bir süre de olsa kendini askıya almadığı sürece imgelerle, metaforlarla dolu bir dünyaya adım atamaz, âşık olabilmesi için dahi büyük bir kopuş gereklidir ki bu Moskova’nın oryaya çıkışıyla gelişmektedir. Fakat olayların akışı beklendiği gibi işlemez, Sambikin gibi işine ve bilime büyük bir tutku besleyen makine uzmanı Sartorius’un Moskova’yı dansa kaldırmasıyla işlerin rengi değişir. Moskova ona âşık gibi bakarken, Sambikin bir süreliğine de olsa arka plana düşer. Moskova’ya geri dönecek olursak o, Sambikin ya da Sartorius gibi değildir. O, herkesten daha sabırsız ve çılgındır. Bir disipline sıkı sıkıya hayatını bağlamaz. Rasyonel ve pratik insanların sülüetlerine yansıdığı üzere boş hayallere pabuç bırakmayan biri değildir. Sambikin ise bir süre sonra sevgiyi, aşka olan bakışını bile rasyonelleştirerek kendine bir komut verir, sevmeyeceğim onu elimde değil der. Zaten olanca gürültüsünü bir tek insanın fısıltısına göre değiştirme taraflısı da değildir. Yapacağı büyük işler vardır… Amaca yapılan yoğun vurgunun etkisi Sambikin’in tüm yaşamında tam da içinde bulunduğu toplumun parçası olarak kendisini gösterir. Platonov’un ifadeleriyle: “Sambikin biliyordu ki aptallık, amacını ve tutkusunu bulamamış avare duygunun tabii ifadesidir.”(Platonov, Mutlu Moskova, s. 44) Peki ya, amaçların imparatorluğundan dışarıya bakamayan bir göz yine de mutlu mudur? Belki de bu amaçtan ne anladığımıza ve bu amacı tek boyutlu bir insan prototipi içinde eritip eritmediğimize göre değişmektedir. İnsan, elbette bir amaç peşinde mutludur, ancak bu amacın dışına çıkarak dünyaya bir âşık ya da şair gözüyle bakamıyorsa, tekniğin sınırları dışında bir şeyin tadını çıkaramıyorsa ve aldığı haz hep aynı nesneden ibretse yine de ona mutlu diyebilir miyiz? Sambikin’in hedeflediği gibi ölmüş varlıkların cesetlerinden uzun yaşama gücünü ya da kim bilir sonsuzluğu elde etme istemi fazlasıyla iktidar kokmuyor muydu? Neden insan sahi doğanın sınırlarını aşmaya bu denli istekliyken, yaşamındaki en basit şeyleri yönetmekte bile bu kadar zorlanıyordu? Ve aynı tablonun bir başka yüzünü simgeleyen Sartorius en sonunda sevdiği kadına içinden de olsa Platov’un aktarımı ile şunları söylemeyecek miydi? “ Git, beni tekrar yalnız bırak, pis bela! Ben sıradan bir mühendis ve rasyonalistim, seni reddediyorum, kadını ve aşkı… Atom tozunun elektronun önünde eğilirim daha iyi’”(Platonov, Mutlu Moskova, s. 48) Rasyonalizme, bilime ya da ilerlemeci bir zihne sahip birey, birçok durumda kendini sınırlar ağının dışına taşıyarak, kendi gerçekliğini eleştirel bir uslamlamadan geçirmekte zorluklarla karşılaşır. Önünde duran gerçek o kadar sahi, saydam ve nesneldir ki onun gözünde, söz konusu gerçekliğin dışına çıkmayı budalalık olarak değerlendirir. Bu yüzden de o gerçekliğin bir kez dahi dışına çıktığında bu zamana kadarki tüm yaşamını bir türlü istediği gibi gelişmeyen acınası bir durum olarak yorumlamaya başlar. Bu arada yaşamın orta nedenini aramak, salt Sambikin ya da Sartorius üzerinden çözümlenecek bir olguyu temsil etmez. İnsanlık tarihi, bunlarla doludur, imkânsızı gerçek kılan devimler de… Romanın önemli karakterlerinden Komyagin’e gelecek olursak… O yaşadığını dahi unutan, dünyanın üzerinde hiçbir iktidara sahip olmayan, hiçbir şeyi gerçekten arzulamayan, yalnızca var olan bir karakteri imlemektedir. Komyagin’de vücut bulmayan şey, yalnızca bir bilim hırsı ya da tutkusu değildir, o Moskova gibi hayal de kurmaz, merak duygusunu dahi yitirmiştir. Yine de Sambikin ve Sartorius’un bilime olan tutkularını tam manasıyla kavramak istiyorsak gözlerimizi biraz da sosyalizme çevirmeliyi. Sosyalizm, bu karakterlerde aşkın çok üstündedir, amaçları sosyalizm ile dolayım içindedir: “(…) Çünkü sosyalizm insanın içindeki son gizli barınağa kadar ulaşmayı bilecek ve orada yüzyıllar boyu damla damla birikmiş irini akıtacaktır; aksi takdirde yeni bir şey gelemezdi meydana ve her bir kişi içindeki korkunç ruh barınağını itinayla ısıtarak ayrı gayrı yaşamaya çekilir, böylece insanlar yine kösnül bir çaresizlik içinde birbirlerine yapışır ve yeryüzünü son ağlayan insanıyla birlikte yalnız bir çöle çevirirdi… (Platonov, Moskova, s. 79) Sosyalizme olan inanç yalnızca bireyleri siyasallaştıran bir güç değil aynı zamanda onları sanattan, felsefeye, bilime hatta günlük hayata kadar sarıp sarmalayarak bir erektir. Artık yaşam sosyalizm, sosyalizmse yaşamdır. Bunun bir koşul ya da kimilerinin çeşitli dönemlerde savunduğu gibi bir yasa olup olmadığı buradaki incelemenin dışına çıkmaktadır. Ancak yine de şunu belirtebiliriz ki, var olan her şeyin tek bir ereğe indirgendiği yerde varoluş büyük bir sallantı içindedir. Komyagin’in ise hiçbir şeyi yoktur, ne hayalleri ne de uğruna mücadele ettiği bir ereği, o sözcüğün tam manasıyla yalnızdır… Onu en iyi şekilde anlamak istiyorsak Platonov’dan dinlemeliyiz: “Kazanmasam bile, hayatımı doğal yoluna koyamasam bile doğal ölümümü sezer sezmez bütün işlere el atmaya ve o zaman her şeyi bitirip düşüncelerimi yoluna koymaya karar verdim; şöyle bir gün içinde, daha fazlasına ihtiyacım yok. Bir saat içinde bile insan tüm yaşamsal sorunlarının üstesinden gelebilir.”(Platonov, Mutlu Moskova, s. 99) Bu aslında kapitalizm içindeki bireydir. Sürekli işlerini erteleyen, her şeyi yapabileceğini sanıp hiçbir şey yapmadan dünyadan kayıp giden… Böylesi de nasıl olsa onun işine gelir, zira üreten kesim ancak ona hizmet ettiği sürece var olma hakkına sahiptir, sorgulayan zihinlerse bir tür tehdit. Komyagin’i anlamak istiyorsak, gerçekliğin nasıl çarpıldığına, insanın düzen tarafından nasıl bir makinenin dişlileri haline getirildiğine odaklamalıyız. İnsan hiçbir şey yapmadan yaşamayı da, dur durak bilmeden, kendini yok sayarak varlığın sürdürmeyi de düzene borçludur. Düzenin olduğu her yerde, insanın varoluşu egemen güçlerce belirlenmiş durumdadır. Birey ne kadar tutsaksa, egemen güçler bir o kadar özgürdürler.
Mutlu MoskovaAndrey Platonov · Metis Yayınları · 2012340 okunma
·
102 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.