Büyük olaylar değil, sıradan insanların yaşadıkları deneyimler tarihdir.
Biz genelde tarihin büyük olaylarla, eylemlerle yazıldığını sanıyoruz. Ama genelde tarih arka sokaklarda, insanların zihniyetiyle, dünyaya bakış açılarıyla ilmik ilmik işleniyor. Her milletin yaşadığı kültürel günlük yaşam da farklı. Aslında tarih gördüklerimizde değil, görmediklerimizde saklı.
1. Bölüm
17. yüzyıl Fransa’sında köylülerin sefaletle boğuştuğu bir dünyada masallar, hem bir kaçış hem de bir direnç biçimiydi. Yoksulluk, kıtlık ve sınıf uçurumu öylesine derindi ki, insanlar ekmek değil, hayal kurarak hayatta kalıyordu.
Bugün çocuklara anlatılan, şirinleştirilmiş masalların ardında aslında aç bir halkın ruhu yatıyor. Kırmızı Başlıklı Kız, Parmak Çocuk, Hansel ve Gretel gibi masallarda yiyecek bir şeyler bulmak, kurtlardan ya da ormandan kaçmak kadar önemlidir. Bu öyküler çocukların değil, yetişkinlerin ortak hafızasında yankılanıyordu; sadece eğlence değil, aynı zamanda bir anlam arayışıydı.
Köylü anlatıcının ağzından çıkan her masal, sefaletin içinden doğmuş bir hayal ürünü değil; tam tersine, o sefaletin aynasıdır. Masallar, hayatta kalma stratejileridir. Dilekler çoğu zaman bir tabak yemek, bir çuval un, bir parça et etrafında döner.
Masallar sadece anlatılmaz, yaşanır. Masallar ve anlatıcılar, uğultulu bir kargaşa içinde dünyayı anlamlandırmaya çalışıyorlardı.
2. Bölüm
Büyük Kedi Katliamı sadece “vahşet” değil, aynı zamanda bir anlatı biçimidir. Alt sınıfların neye güldüğünü, neyle başa çıkamadığını, neye öfkelendiğini gösterir. Gülerek öldürmek… Ne kadar ürpertici bir şey aslında.
İlerlesek bile geçmişle bağımızı hiçbir zaman koparamıyoruz. Zihniyet dediğimiz şey —yani insanların dünyayı algılama, anlama, açıklama biçimi— teknolojiden, yönetim biçimlerinden ya da kıyafetlerden çok daha yavaş değişir. Uygarlıklar sanayiye geçebilir, şehirler inşa edebilir, ama bir kadına bakan gözdeki anlam ya da bir kediyi şeytanın simgesi sayan bakış, yüzyıllarca değişmeden kalabilir.
Bu yüzden kedilere yönelik şiddet 17. yüzyılda sadece “şaka” değildir; yüzyılların birikmiş korkularının ve kadına dair bastırılmış öfkenin dışavurumudur. Tarih sadece olayların değil, kafaların tarihidir.
16.yüzyılda oluşmuş bir zihin yapısı, 18. yüzyılda da yaşayabilir; hatta 21. yüzyılda bile bambaşka bir kılıkta varlığını sürdürebilir. Çünkü zihin, çağdan daha dirençlidir. İşte bu zihinler, tarihi “yaşanmış” değil, “yaşanan” bir şey hâline getirir.
3. Bölüm
Bir burjuvanın yaşadığı dünyayı düzene sokma çabası, aslında yalnızca kendi sınıfsal gözlüğünden dünyayı yorumlama girişimidir. Bu kişi, toplumun alt katmanlarını –özellikle hizmetlileri– adeta insanlık dışı, görünmez bir konumda değerlendirir.
Soyluların sadeleşmeye gitmesiyle oluşan boşluğu zanaatkârlar ve yeni yükselen sınıflar doldururken, burjuva zihniyeti bu grupları da kendi içinde ayıklamaya başlar; kimin bu sınıfa “layık” olduğunu belirlemeye çalışır. Ancak bu yaklaşım, onun kendi ayrıcalıklı bakış açısından ibarettir.
Çünkü o, sokak aralarında sefaletle, umutsuzlukla, günü kurtarmaya çalışan insanların dünyasına kör kalır. Yaşadığı toplumun gerçeğiyle değil, kafasında kurduğu düzenle meşguldür. Oysa fark etmediği şey, Fransa’nın yavaş yavaş Aydınlanma’ya adım attığı ve her sınıftan insanın –hangi meslek grubundan olursa olsun– yaşamın sahnesinde kendine yer edinmeye başladığıdır.
Bu bölüm, yalnızca bir bireyin kibirli dünyasını değil, aynı zamanda zihniyet tarihinin değişmeye başlayan çizgisini de gösterir.
4. Bölüm
Bir polis müfettişinin gözünden, 18. yüzyıl yazarlarının sosyal konumu, devletle ve sansürle ilişkileri incelenir. Himaye sistemi, gözetim düzeni ve edebiyat çevreleri arasındaki dinamikler aktarılır.
Aydınlanma çoğu zaman özgür düşüncenin çağı olarak anlatılsa da, bu bölümde tablo daha karmaşıktır. Devletin gözetimi altında çalışan yazarlar, hayatta kalmak için sürekli denge kurmak zorundadır. Polis kayıtları, tarihin kenar notları gibidir; satır aralarından sızan gerçekleri barındırır.
Birisi size kızdığında, kral karşıtı yazılar yazdığınız iddiasıyla sizi mahkûm ettirebilir. 21. Yüzyılda da pek değişen bir şey yok ama:) Köylüyseniz yazmaya pek hakkınız yoktur. Üstelik dış görünüşünüze göre de değerlendirilirsiniz. Kadın yazarlar yok kadar azlar, olanlar ise “tehlikesiz” görülüyor.
5. Bölüm
18.yüzyıl Fransa’sında Aydınlanma düşünürlerinin zihinsel çabaları mercek altına alınır. Bilginin sistematik şekilde inşa edilmeye çalışıldığı bu dönemde filozoflar, fikirlerini geleneksel dini yapılarla karşılaştırarak ifade ederken özgür düşüncenin alanını genişletmeye başlar.
Aydınlanma dönemi düşünürleri, felsefeyi ilk kez sokağa, halka, hayatın içine indirme çabasına girişmiştir. Ancak felsefi düşünce hâlâ dinin ağır gölgesinden tamamen kurtulmuş değildir. Bilgi ağacı metaforu üzerinden fikirlerin soy kütüğü çıkarılırken bile din ile kıyaslama yapılır.
Yine de bu filozoflar, her şeye rağmen düşünceyi sistemleştirme ve yeni bir bilinç inşa etme yolunda ilk adımları atmışlardır. Her yeni fikir, hem geçmişin etkisini taşır hem de geleceği şekillendirir.
6. Bölüm
18.yüzyıl Fransa’sında okurlar sadece kitap okumuyor, adeta kitapların içine düşüyorlardı. Yazarın sunduğu karakterleri kendi hayatlarıyla öylesine özdeşleştiriyorlardı ki, onların kurgu olduğuna inanmak istemiyorlar; çoğu zaman da inanmıyorlardı.
Kitaplar onlar için sadece eğlence değil, duygusal bir sığınak, toplumsal bir duruş ve içsel bir aynaydı. Bu bölümde, kurmaca ile gerçeklik arasındaki sınırın nasıl silindiğine, bir yazarın nasıl okurun hayatına sızabildiğine tanıklık ediyoruz.
Peki bir kitap nasıl okunmalı? Kitaplar yalnızca bilgi edinme aracı mıdır, yoksa kişinin benliğini şekillendiren güçlü bir etki midir? Hayranlıkla bağlandığımız bir yazar, düşünce dünyamızı baştan sona ele geçirebilir mi? Kitap okurken neye dikkat etmeliyiz: gerçeği mi aramalıyız, yoksa kurmacanın sunduğu duygusal hakikate mi teslim olmalıyız?
Bu sorular sadece 18. yüzyıl Fransız okurunun değil, bugünün okurunun da zihnini kurcalar. Çünkü iyi yazılmış bir kitap, bazen hayattan daha gerçek gelebilir.
Kitabı ilk Ceren Sungur Tarih Obası programında gördüm ve incelemesini izledim. Sonra da Kitap Simyacıları Kulübü ile tekrar karşıma çıktı ve küçük puntoya rağmen merakla okudum.. Herkese hitap edecek bir kitap değil sıkıcı gelebilir ama tarih meraklılarının okunması gereken kitaplar listesinde olmalıdır.
Kitap Simyacıları KulübüBursa Dostlar Kitap Kulübü
Büyük Kedi KatliamıRobert Darnton · Koç Üniversitesi Yayınları · 2015179 okunma