·520 syf.····Okunma: 08 Ağustos 2025 18:05 Nobel edebiyat ödüllü yazarımız Orhan Pamuk ile tanıştım sonunda. Ben kendisini şimdiye kadar sığ bir ön yargı nedeniyle okumadığımı kabul ediyorum. Nobel’i edebiyatı sayesinde mi aldı yoksa ülkesine tavır koyduğu için mi? Sığ düşüncelerimin üstüne gittiğim ve onları artık geride bıraktığım bir dönemde kitabı alıp buna kendim karar vermeliyim dedim ve en çok sevilen kitaplarından biri olan Benim Adım Kırmızı’yla başladım.
Biz kitapseverlerin en haz aldığımız duygu her kitapta yeni bir dünyaya girmektir ya hani. Yaşasın ben artık nakkaşların dünyasını da biliyorum! Hep duyduğumuz ama kelimenin ardındaki derinlerini merak etmediğimiz nakkaş kelimesi artık benim için sıradan bir kelime değil, bir tutkunun temsili. Kitapta onların dünyasına girip duygularına, kaygılarına, hayallerine, beklentilerine, çatışmalarına şahit oluyoruz. Onların tutku derecesine varan resim yapma serüvenlerini, dini çizgiden ayrılmama çabalarını, batılılaşma etkisiyle değişen üslup sorununu ve yenileşmeye ayak uydurmaya zorlandıklarından eski tarza özlem duymalarını çok iyi anlıyoruz. Çok iyi araştırılmış, emek verilmiş bir kitap, öyle ki edebiyata, sanata, tarihe doyuyoruz.
1591 yılında, 3.Murat devrinin 9 kış gününde geçen bu hikayede padişah, Frenklerin portre sanatından etkilenerek, dönemin en iyi nakkaşlarına gizlice yaptırdığı bir kitabın son sayfasına kendi resmini nakşettirmek istiyor. Ama işler yolunda gitmiyor ve nakkaşlardan biri acımasızca öldürülüyor. Zarif adındaki bu başarılı minyatür ustasının ağzından onun nasıl öldürüldüğünü, ölürken neler hissettiğini ve bizden ne istediğini okuyoruz ilk sayfada. Katilinin bulunmasını ve onun da acımasızca öldürülmesini istiyor en çok.
Peki kim bunu ona yapan? Ve bunu neden yaptı? Padişahın elçisi olan Enişte Efendi olaya el koyması için Kara isimli yeğenini acem diyarından İstanbul’a çağırıyor. Kara ise 12 yıl önce teyzesinin kızı Şeküre’den kara sevdasına karşılık alamayınca terk ettiği bu şehre gelince aşkı yeniden alevleniyor. Tüm bunların arasında eniştesine yarım kalmış kitabı tamamlamaya söz veriyor ama işler yeniden raydan çıkıyor. Kurbanın ağzıyla başlayan hikayeyi bambaşka kişilerin ağzından dinlemeye devam ediyoruz. Sadece kişiler değil, köpek, ağaç, para, ölüm hatta at da yeri gelince devralıyor hikayeyi.
Kitapta en sevdiğim kısım Şeytan’ın konuştuğu kısımdı. Şeytan özetle der ki, İnsanın kendi portresini yaptırma fikrinin benden geldiğini çıkardınız. Ne münasebet! Ben zaten cennetten insana tapmadığım için kovuldum. Ben ateşten o ise topraktan yaratıldı. Yine de basit bir varlık olan insanların kendini bu kadar önemli görüp kendi resmini yaptırmasına gülüyorum ve bu fikrin benden geldiğini söylediğiniz için size yalnızca acıyorum!
O dönemde hacı hoca kısmının minyatür sanatına nasıl baktığını, gericilerin bu sanata nasıl karşı çıktığını ve nakkaşları nasıl şirkle, küfürle, zındıklıkla suçladığını öğreniyoruz. Nakkaşların bu gericilerle mücadeleleri yanında kendi aralarındaki fikir, üslup, eski-yeni ayrılığını ve çırak nakkaşların belli bir seviyeye gelmek için ustalarının istismarına nasıl maruz kaldığını ve bunlara göz yumduklarını anlıyoruz. Kitapta tüm bunlar açıkça gözler önüne serilmişti ve göz ardı ettiğimiz şeyler tüm çarpıcılığıyla önümüze cesur bir şekilde çıkarılmıştı. Kitabı okumaya kesinlikle geç kalmadım. Tam zamanında okumuşum, geçmişte harcamamışım çünkü kitabı okumak ve hazmetmek için insanın belli kalıplarınından ve düşüncelerinden sıyrılması gerekir. Bazı okurlar bunları başaramıyorlar ve kitabı değerlerine tehdit ve hakaret olarak algılıyorlar. Ben bunları gerçekleştirdiğim bir dönemde okudum kitabı ve büyük haz aldım.