Sessiz bir çocuğun sessizliğinde yankılanan çığlıklar vardır. Onları duymak için bazen kelimeler yetmez.
Kieron'un hikâyesi, sıradanlığın içindeki olağanüstülüğü anlatır. Sessizliğiyle, garip bakışlarıyla, kendi içine kapanıklığıyla tanınan bu çocuk aslında dahi seviyesinde bir zekâya sahiptir. Ama mesele yalnızca zeki olmak değildir; mesele, bu zekânın çarpık bir dünyada nasıl duyulacağıdır.
Toplumun, okulun, ailesinin ve hatta kendi akranlarının dahi anlamakta zorlandığı bu çocuğun dünyası, çok katmanlı ve derindir. Kim Slater, Kieron’un sessiz çığlıklarını cümle cümle duvara kazır gibi işliyor. Onun iç sesini, bastırılmış duygularını ve kendiyle kurduğu karmaşık ilişkiyi okura geçirirken, bir çocuğun görünmeyen yanlarını görünür kılıyor.
Bir gün okulda bir şey olur. Bir olay yaşanır. Bu olay, Kieron’un iç dünyasındaki patlamayı tetikler. Kimsenin dinlemediği bu sessiz çocuk, bir şekilde konuşmak zorundadır artık. Ama nasıl? Slater burada ustalığını konuşturur. Çünkü hikâye, yalnızca bir gencin çözülüşü değil; toplumun bir çocuğu nasıl kolayca gözden çıkarabildiğinin hikâyesidir.
Polisiye öğeler, psikolojik derinlik ve dramatik vuruculuk bir araya gelirken, okur sayfalar arasında hem gizemin peşine düşer, hem de Kieron’un sessizliğinde kendi yankılarını duymaya başlar.
Kitap, yalnızca bir çocuğu değil, tüm çocukları anlatır aslında. Görmezden geldiklerimizi, anlamadıklarımızı, anlamaya uğraşmadıklarımızı…
Ve son satırda, okur şunu fark eder: Sessizlik, bazen en yüksek sestir.