·232 syf.····Okunma: 30 Temmuz 2025 09:07 Bu kitabın bende uyandırdığı his tek kelime ile “rahatsızlık duygusu”. Allain de Botton bir işe girişmiş. Hani kendini hem çok yormuş hem de hiç yormamış gibi. İki insanın aşk ve ilişki hikayesini getirmiş önümüze. Üzerine en ufak bir romantizm sosu dökmeden, allayıp pullamadan. Zengin kız fakir oğlan hikayesi değil bu. Veya dillere destan bir aşk yaşayan, kızın sürekli göz yaşı döktüğü, erkeğin dağları falan deldiği, en sonunda birbirlerine kavuşup sonsuza kadar mutlu yaşayan iki gencin hikayesi de değil. Romantizmi, eğrili büğrülü yollardan geçip mutluluğa erişen aşk hikayelerini severiz, lakin yazar burada buz gibi bir gerçekliği sermiş önümüze. Belki de bu yüzden bu kadar rahatsız edici.
İskoçya’da yaşayan iki genç Rabih ve Kirsten. Rabih; 1970’lerden itibaren Ortadoğu’da yaşanan çatışmalardan dolayı hayatlarını kurtarabilmek için ülkeyi terk eden Lübnan’lı bir ailenin çocuğu. Kirsten ise babası tarafından çocukken terkedilmiş, doğma büyüme İskoçya’lı bir genç kadın. Bir gün ikisinin yolları kesişir. Flört süreci, sevgililik derken evliliğe doğru yol alırlar.
Her ne kadar yaşamın olağanüstü zorluklarına göğüs geren, birbirine sıkı sıkıya bağlı bir çiftin romantik hikayesini okumayı beklesek de, daha ziyade bir çiftin kendi içlerinde iniş çıkışlı olan ilişkisine tanıklık ederiz. Yani kale yalnızca kuşatılmamıştır, içeride de sayısız çatışma ve karışıklık vardır.
Geçmiş, dümdüz yolumuzda yürürken ayak bileğimizden bizi tutup yere seriveren bir hayalet gibidir. Bizim geçmişimiz ve hatta bizi büyüten ailemizin geçmişi. Avrupada büyümesine rağmen, Ortadoğu’nun çalkantılı atmosferini ve kültürel değerlerini iliklerine kadar yaşamış ailesinin travmalarını ve değer yargılarını ruhunda bir yara izi gibi taşır Rabih. Çocukluğu, onca acı yaşamış ailesine bir de ben dertlerimi anlatıp yük olmamayayım diye susarak geçirmiş. Sorunlarını paylaşarak azaltmayı hiç öğrenmemiş. Kirsten ise küçük yaşta babası tarafından tek bir sebep gösterilmeksizin terk edilmiş. Ve bir “erkek” her vakit sessiz sedasız çekip gidebilen bir varlık olmuş onun için. İşte bu iki insan ruhlarındaki enkazın üzerine yeni bir şey inşa etmeye çalışıyorlar: evlilik. Kültürel farklılık, finansal sorunlar, eski travmalar bir bir baş gösteriyor evliliklerinde. Yıkılıyorlar yeniden kalkıyorlar, burdan artık dönmez diyorsun ama bir şekilde yola devam ediyorlar.
Metin beni rahatsız etti evet. Çünkü fazla gerçekçi. Bense gözlerimi hakikate kapayıp, ejderhalarla savaşan prenslerin kulelerden kurtardıkları prensesleri ile sonsuza dek mutlu yaşadığı masallarla kendimi avutmak istiyorum.
Kitap boyunca kendimi sık sık şunları sorarken buldum; bu kadar acı çekiyorlarsa insanlar neden evleniyor? Evlilik gerçekten bu kadar gerekli bir kurum mu? Ben bunları düşünürken yazar son otuz sayfada benim için şak diye kaygılı ve kaçıngan bağlanma teşhisini koyuveriyor. Ve ben bu sefer de aşktan sınıfta kalıyorum. Hikayenin sonunda ise şunu öğreniyorum; mesele evlenmek veya yalnız olmak değildi; mesele bağ kurabilmek, sabır ve sebatla emek emek bir sevgi inşa edebilmekti. Ve büyümenin yaşı yoktu, ellilerine yaklaşırken bile insan Kirsten gibi korkularını, Rabih gibi de ergenliğini aşabilirdi. Çünkü hayat ne bir fizik kanunuydu ne de değişmez bir matematik formülü.
Acımasız bir metin. Fakat beni yola getirmeyi başardı. Teşekkürler sevgili yazar. Senden yine çok şey öğrendim.