·96 syf.····Okunma: 19 Temmuz 2025 22:31 HER ŞEY NE ANLAMA GELİYOR? (Thomas NAGEL)
Bu deneme yazısı kitabı okurken içinde bulunduğum zihin akışının tezahürüdür. Başlıklar ile birlikte; okuduğum satırlar ve beni götürdüğü yerlere gideceğiz hep birlikte. Benim için yeni bir yazım tarzı olacak.
Şimdi,
Adım adım sürüklenelim…
Herhangi Bir Şeyi Nasıl Biliyoruz? - Diğer Zihinler
"Gerçekten de, eğer tüm bu şeyler sadece sizin zihninizde var olsaydı -dışarıda gerçek dünya olarak düşündüğünüz her şey sadece asla uyanamayacağınız muazzam bir rüya ya da bir halüsinasyon olsaydı- size farklı görünürler miydi?" (s.16)
Gerçekte yaşadığımız hayat bir rüya mıdır? Öyle ise —Hayat nedir? —Rüya nedir?
Düş-rüya veya gerçek bir dış dünya fark etmeksizin, kişi kendi düşünceleri dışında cereyan eden olayları kendince yorumlar ve kendi yorumunca yaşar.
Yani; Zihin dış dünyayı algılamaz, onu kurar. Eğer bir dış dünya var ise de -yok ise de fark etmez.
Yaşadığım tüm hisler, duygular ve düşünceler ki— bu karşısında fiziksel bir başka zihin olsun veya olmasın tümü ile— tüm olağanca ağırlığı ile yalnız ve biricik bir şekilde benim zihinim de gerçekleşiyor.
En kaba haliyle ben bir ağacı görüyorum, başka bir zihin de o ağacı görüyor, ama ikimizin gördüğü ağaç daima farklıdır. Farklı olmak zorundadır. Çünkü, kişinin kendi her zaman biricik ve yeganedir.
O halde nasıl bir zihin ile yaşadığım sadece benim derdimdir. Bu bakıldığında ortada olan bir şey gibi görünebilir. Fakat bunu tam anlamıyla içselleştirerek yüzleştiğimde, bir nebzede olsa zihnimin suları duruluyor.
Zihin Beden Problemi
"Zihniniz beyninizle bağlantılı olmasına karşın beyninizden farklı bir şey midir, yoksa zihniniz beyninizden mi ibarettir? Düşünceleriniz, hisleriniz, algılarınız, duyumsamalarınız ve istekleriniz beyninizdeki bütün fiziksel süreçlere ilave olunan bir şey midir yoksa onların kendileri birtakım fiziksel süreçler midir?" (s.34)
"Tecrübeleriniz beyninizin kafanızın içinde oluşundan farklı bir tür "içerde olma" ile zihninizin içindedir. Başka birisi kafanızı açıp içine bakabilir, ama en azından aynı şekilde zihninizi kesip de içine bakamaz." (s.35)
Benim düşünceme göre ruh ve zihin aynı şeydir. Ve zihin-ruh daima beden-fiziksel varlık ile hizalanır.
Her varlığın kendine has; Bir —fiziki varlığı, bir de —anlamı vardır. Buradaki anlamdan kastım, yine ruh-zihindir. Bana göre fiziki dünya yemek ise, ruh baharatlarıdır. Ruh insanı veya var olabilen her şeyi anlamlandıran şeydir. Ve her şey kendi bütünlüğü ile ruha yani anlama sahiptir. Ancak fiziki varlığı ve ruhu bir bütünde iki ayrı parça olarak— tümü ile ayrı olarak değerlendirmekte— zannımca doğru değildir.
Yaşam her şeyi ile bir harmoni, ahenk içindedir. Ve daima bir birini —tamamlar ve geliştirir.
Varlığın olma halinin bütünü, parçaların toplamından daha naif, daha heyecan verici, daha bilinmez ve keşiflere açık bir okyanustur.
Kelimelerin Anlamı
"Anlamın gizemi, onun herhangi bir yere -ne kelimeye, ne zihne ne de kelime, zihin ve hakkında konuştuğumuz şey arasında dolaşıp duran ayrı bir kavram veya ideye- yerleşmiş olarak gözükmemesidir." (s.45)
Ne zaman kelimelerden bahsedilse, aklıma gelen bir alıntı vardır ki, o da:
"...tanımlama eylemi tanıma leke sürüyor.
Kelimelerin-beni geri çeken-bir zincir ya da içlerinde delikler olan bir duvar gibi olduğunu biliyordum."
(s.247) Büyücü/John Fowles
Evet, birbirimize duygu ve düşüncelerimizi ifade edebilmek için kelimelere ihtiyaç duyarız.
Fakat kelimeleri anlamlandırmak ne kadar mümkündür?
Ya da bir araya gelen kelimelerin oluşturduğu cümlelerde anlam aramak ne kadar mümkün?
John Fowles’ın da dediği gibi, tanımlama eylemi tanıma leke sürer.
O hâlde insan, aslında kendi yarattığı kelimelerle ne kadar kendini ifade edebilir?
İnsan, zihnini karşısındaki varlığa en doğru şekilde nasıl aktarabilir?
"Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor."
"Kelimeler albayım hangi anlama geliyor? "
"Efendim?"
"KELİMELER! Albayım. Hangi anlamda kullanıyoruz onları?"
"Hangi kelimeler Hikmet?...
(s.101) Tehlikeli Oyunlar/Oğuz ATAY
Hür İrade
"...her vakada daha biz eylemde bulunmadan önce mevcut olan koşullar eylemlerimizi belirlemekte ve onlar kaçınılmaz kılmaktadır. Bir kişinin tecrübelerinin, arzularının ve bilgilerinin toplamı, kalıtsal özellikleri, sosyal koşullar ve karşı karşıya kaldığı seçimin mahiyeti, tüm bunlar daha bilemediğimiz diğer faktörlerle birlikte, kaçınılmaz koşullarda spesifik bir eylem meydana getirmek için bir araya gelirler." (s.52)
"Kendi adıma bu çözümü kabul edemem. Eğer yaptığım her şeyin benim koşullarım ve psikolojik durumum tarafından belirlendiğini düşünseydim, kendimi kapana girmiş gibi hissederdim. Yine bunun başka herkes için de geçerli olduğunu düşünseydim, onların bir sürü kuklaya benzediklerini düşünürdüm. Onları eylemlerinden dolayı sorumlu tutmamın bir köpeğe ya da kediye, hatta bir asansöre sorumluluk atfetmenizden daha fazla bir anlamı olmazdı." (s.57)
Burada, tamamen psikoloji ve koşullar tarafından yönetilen bir kukla olarak kendini atfetmek ne kadar doğru?
Nasıl ki hayatı bir bütün olarak değerlendirmemiz gerekiyorsa; kişinin davranış ve iradesini de bir bütün olarak değerlendirmemiz gerekmez mi?
Evet, kişi yaptıklarından tamamen sorumludur.
Fakat bu sorumluluk, sadece bir karar anına indirgenemez. Tüm fizyolojik ve psikolojik donanımlara rağmen irade gösterebildiğinde, işte "o" varlığı "insan" olarak adlandırmaz mıyız?
İnsan, kararlarını kendi hür iradesiyle verebilir. Ancak fizyolojik ve çevresel etkenlerin etkisini de tamamen dışlamak mümkün değildir. Bu etkiler altında alınan doğru ya da yanlış kararlar üzerinden kişiyi sadece bir "kukla" olarak tanımlamak — zannımca — indirgemeci ve yetersiz olur.
Kitap, genel olarak düşünce ile bir yerlere varmaya çalışmış, düşünce ile sorgulamış. Bilimi saf dışı bırakarak sadece düşünceyle bir yerlere varmaya çalışmak; hayatı anlamaya çalışmak mümkün müdür? Burada yol— bilim ile, mantık ile, sevgi ile, şefkat ile, algı açıklığı ve insanlık ile, hayatta bir şeyleri anlamlandırmak değil midir?
İradeyi de, anlamı ve anlamsızlığı da, yaşamın ne olduğunu da, insanı da bu şekilde daha iyi kavramaz mıyız?
Doğru Ve Yanlış
İçimde tiksinme ile birlikte yükselen ve her gün ama her gün zihnimi kurcalayan kavramlar — ve de onların varlıkları — var.
Kötülük gibi, yanlış gibi…
Kitapta dert ettiğim kavramlardan bazıları yoktu; kötülük gibi ki bu benim en dertli sorumdur.
“Doğru ve Yanlış” başlığı bana iyilik ve kötülüğü çağrıştırıyor. Açıkçası, içimden kötülük kavramı ile ilgili dertlerimi yazmak geldiği için yazıya bunun üzerine devam edeceğim.
Kötülük, varlığını kabul edemediğim ve neden var olduğunu hiçbir zaman anlayamayacağım bir olgu. Ona çıkan tüm kapılar benim için “O”dur.
Kimileri, hayatta denge olduğu için — ki buna ben de çok inanırım — her şeyin zıttının da varlığının gerekli olduğunu söylerler.
Lakin bunu söyleyenlerden hiçbirinin kötü olan zıt tarafta olduğunu görmedim. Kötülükler ve zalimlik ile ilgili kişilerin yaptığı bu telkinler, yalnızca kendini avutmacadır.
Kendimi o şekilde avutamadığım için de kötülüğün varlığı hiçbir şekilde anlam kazanmıyor benim nezdimde.
Tüm bu reddedişlerime bir dayanak gösteremesem, zihnimdekileri yere seremesem de — biliyorum ki canlılıkta, varoluşta kötülüğe çıkan hiçbir kapı yoktur!
Öyleyse kötülük nereden çıkmıştır?
Bilmiyorum.
İyilik hâlini nasıl tanımlarım? Onu sanki biraz da olsa çağrıştıran kelimelere dökebilirim.
Bana göre iyiliği merhamette bulabiliriz.
Kavramları ne kadar sorgulasak da içten içe biliyorum ki; iyi olan her şey güzeldir, şefkatlidir, merhametlidir, ahenklidir, canlıdır, büyüleyicidir…
Adalet
"Diyecekler ki yaşam tam olarak budur: Bazı insanlar diğerlerinden daha talihlidir. Bu konuda herhangi bir şey yapmak zorunda olduğumuz yegâne an, kötü talihin birinin başka birine yanlış bir șey yapmasının sonucu olarak ortaya çıktığı andır.
Bir insanın zengin mahallesinde, bir diğerinin ise gecekondu mahallesinde doğmasının sonuçlarından hoşlanmazlar ve bir insanın kazanabileceği bir şeyi kendi çabalarıyla hak etmesi gerektiğini düşünürler. Bu yüzden, onlara göre birinin satılabilir bir mahareti ya da sofistike hünerler öğrenme yeteneği varken, bir başkası ancak pek fazla maharet gerektirmeyen işleri yapabildiği için, birincisinin fazla ikincisinin ise çok az kazanmasında adil olmayan bir şey yoktur." (s.80)
"Şu an esas olarak toplumsal bir sosyal adalet problemi hakkında konuşmaktayız. Problem, hem dünyada eşitsizliklerin çok fazla olmadığı, hem de tüm dünyadan vergi toplayabilecek ve bu vergilerin etkin bir şekilde kullanılmasını teminat altına alabilecek bir dünya hükümetinin yokluğunda hangi çözümlerin mümkün olduğu açık olmadığı için, dünya ölçeğinde ele alındığında çok daha zordur. Büyük olasılıkla, birçok yönden ürkütücü bir hükümet olacağı nedeniyle, şu an olduğu gibi gelecekte de bir dünya hükümeti olması ihtimali yoktur. Buna rağmen, küresel adalet konusunda şu an sahip olduğumuz birbirinden ayrı egemen devletler sistemiyle ne yapılacağını bilmek son derece zor olsa da önümüzde hâlâ küresel bir adalet problemi bulunmaktadır."(s.81)
Adalet yoktur.
Adalete kavuşmak mümkün değildir. Ve kesinlikle sağlanamaz. İnsanlar beni oldukça rahatsız eden ve tanımlamakta zorlandığım bazı rahatsız edici özelliklere sahiptir; var olduğunu kabul etmek istemediğim kötülük, açgözlülük, acımasızlık…
Bunlar tümüyle insanlığın —tabir buysa gerek— cenneti yaşamalarına engeldir.
Evet, adaletli, doyumlu, iyi olan her yer cennettir. Bunların olmadığı yere, kavramın zıttı olarak "cehennem" demeyi reddediyorum. Maalesef içinde yaşadığımız hayatta bu kavramlar ve benzerleri oldukça yer kaplıyor. Lakin bunları reddeden insanlardan biri olarak yine de insanlığımdan utanmadan yaşamaya çalışıyorum.
Direniyorum…
Adaletin yok sayıldığı, kişinin adaletinin kendi menfaatinin başladığı yerde son bulduğu bir toplumda ne kadar dik durulur?
Direniyorum…
Direniyorum…
Yoruluyorum…
Ölüm
"Ölüm karşısında nasıl hissetmemiz gerekir? O iyi bir şey midir, kötü bir şey midir? Yoksa ne iyi ne de kötü bir şey midir?" (s.86)
"Var olmayı terk etmek korkunç bir şey midir?" (s.86)
"Öldüğünüzde, yaşamınızdaki bütün iyi şeylerin; daha fazla yemeğin, filmin, seyahatin, sohbetin, aşkın, çalışmanın, kitabın, müziğin ya da herhangi bir şeyin sonu gelir. Eğer bunlar iyi idiyse, yoklukları kötüdür. Elbette onları özlemeyeceksiniz: Ölüm hücre hapsinde kilitli olmak gibi bir şey değildir. Ama açık olmak gerekirse, yaşamda iyi olan her şeyin son bulması, bir zamanlar canlı ama şimdi ölü olan biri için, bizatihi yaşamın kendisi sona erdiği için açıkça olumsuz bir kötülük olarak görülür." (s.87)
Ölümü anlamak mümkün müdür?
Peki, gerekli midir?
Bana kalırsa — ölüm, hakkında iyi ya da kötü bir duygu beslemeden, doğrudan kabullenilmesi gereken net bir olgudur.
Zira zaman zaman ölümün varlığını hatırladığımda, üzerine düşünmem gerektiğinde fark ediyorum ki: ölümü anlamaya ya da ona bir anlam yüklemeye dair bir telaşım yok. Ölüm vardır. Ve her canlı için apaçık, kaçınılmaz bir gerçektir.
Yine de bana kalırsa, yalnızca ölümün yakışmadığı bazı durumlar vardır;
— daha hayatı hiç tatmamış taptaze canlar gibi...
Ve elbette, ölümün hayırlı olduğu haller de vardır:
— acısız ve tasasız olanları gibi.
Yaşamın Anlamı
"Eğer yapacaklarımızın bir anlamı olacaksa, onu yaşamlarımızın içinde bulmalıyız." (s.88)
"Fakat yaşamımızın kendisinin bir parçası olduğu daha büyük bir şeyin anlamsız olduğu kabul edilebilirse, neden halihazırda bir bütün olarak yaşamımızın anlamsız olduğu kabul edilmesin? Yaşamımızın anlamsız olması neden doğru olmasın? Yaşamımızın anlamsız olması burada kabul edilebilir değilse, neden daha büyük bir bağlam içinde ele aldığımızda kabul edilebilir olur? Neden "Ama bu bütünün (insanlık tarihi, neslin çoğalması ya da her ne ise) anlamı nedir?" diye sormaya devam etmemiz gerekmiyor?" (s.91)
"Eğer yaşamımız bir bütün olarak anlamsız görünürse, o zaman bir parçamız -her zaman omuzlarımız üzerinden ne yaptığımıza bakan parçamız- tatminsizlik hisseder." (s.94)
"Eğer yaşam gerçek değilse, yaşamın amacı yoksa ve yaşamın sonu nihayette kabir ise belki kendimizi bu kadar ciddiye almak gülünçtür. Öte yandan, eğer kendimizi ciddiye almadan yapamıyorsak belki de sadece gülünç olmaya katlanmak zorundayızdır. Yaşam sadece anlamsız değil saçma da olabilir." (s.94)
Evet, en zor başlığa ve sorusuna geldik.
Yaşamın anlamı!
Fakat bütünün önemli olmamasının bir önemi var mıdır? "Boş ver," diyebilir ve şöyle devam edebilirsiniz: "Benim için, trenim hareket etmeden önce istasyona gelip gelmememin ya da kediyi doyurmayı unutup unutmamamın bir önemi olması yeterlidir. Yaşamda bundan daha fazlasına ihtiyacım yok."
Bu tam anlamıyla iyi bir yanıt. Fakat ancak bakışınızı daha ötelere çevirmekten ve bütün her şeyin anlamının ne olduğunu sormaktan kaçınabilirseniz işe yarar. Zira bunu yaptığınızda yaşamınızın anlamsızlığı olasılığına açık olursunuz. (s.90)
Bazen, alıntıdaki gibi "Boş ver," diyorum. Benim için asıl mana, bir güneşin doğuşunu izlemek, kitap okumak, yağmur sonrası havayı doyasıya içine çekmek, huzur içinde uyumak, sevdiğim insan ile vakit geçirmektir diyorum. Yaşamda bundan fazlasına ihtiyacım yok diyorum. Ömrün de aslında bundan ibaret olduğuna inanarak, boşluğa düştüğüm zamanlarda kendimi telkin ediyorum.
Fakat öyle bir noktadayım ki manasızlık ifade etmek istenildiğinde bile büyük bir çıkmaza giriyor. Özellikle boğulduğum nokta, soruya bile dökemediğim bir anlamsızlık oluşu. Evet, yaşamın anlamını—anlamsızlığını soruya bile dökemiyorum.
Ve kapanış.
Tüm başlıklar ve yazılar, onlara dair olan yazılarım, zamanımın yarısında beni tatmin ederken, diğer yarısında:
Gerçekten böylemi düşünüyorum?
Bu şekilde düşündüğüme emin miyim?
Şuan yazdıklarım ne kadar düşüncelerimi ifade ediyor?
Soruları ve hiç biri yeterli değil hissi ile güreşerek geçti.
Şimdi bu deneme yazısını silmemi engellemeye çalışarak bu yazıyı kayıtlara geçirme cesareti gösteriyorum. Umarım dönüp dönüp okuduğumda cesaretimle gurur duyar, yazdıklarımdan tatmin olur ve bazı sorulara cevap bulmuş olurum.
•
Aslıhan