Acı, kelimelere sığmaz; ama bazen bir şair gelir, onu kelimelerle değil, kelimelerin arasındaki sessizlikle anlatır. Şükrü Erbaş’ın satırlarında acı, bir yara gibi değil, bir insanın tenine işlemiş bir koku gibi kalır; zamana direnir, ama aynı zamanda onunla değişir.
“İnsanın Acısını İnsan Alır”da, bireysel yalnızlıkla toplumsal yaralar birbirine karışır. Erbaş, bir insanın kırılmış yanlarını, bir başkasının dokunuşuyla onarabileceğini söylerken, bunu ne bir teselli ne de romantik bir avuntu gibi sunar. Burada acı, paylaşıldığında azalmaz; yalnızca başka bir sese, başka bir nefese karışarak biçim değiştirir.
Şairin dizelerinde, küçük hayatlar büyük anlamlar taşır. Bir annenin bakışı, bir dostun sessiz varlığı, bir sevgilinin gidişi… Her biri, bir insanın bütün yaşamını şekillendirecek kadar güçlüdür. Erbaş, bu anları yalın ama derin bir dille kurar; okur, kendi acılarının da bu kelimelerde yankılandığını hisseder.
Kitap, sadece bireysel duygulara değil, insan olmanın yüklerine de dokunur. Yoksulluk, göç, ayrılık, toplumsal kırılmalar… Tüm bunlar, tek bir kişinin hikâyesinde bile kendini gösterir. Ve o hikâyeler, bir süre sonra okurun kendi hafızasına yerleşir.
Erbaş’ın en büyük ustalığı, acıyı büyütmeden, onun içinde sessiz bir güzellik bulmasında. Onun dünyasında, en sert acılar bile insana dair sıcak bir iz taşır. Çünkü bilir ki, insanı insan yapan şey, acısının derinliği değil; onu taşıyış biçimidir.
Kitap bittiğinde, insanın kendi yaralarına dokunmak için başka bir insana ihtiyaç duyduğunu bir kez daha hissedersin. Ve belki de bu yüzden, acının adı değişir; artık yalnızca senin değil, sizin olur.