Puan vermedi·438 syf.····Okunma: 11 Haziran 2023 00:00 Herkese selamlar kitap dostlarım!
Öyle bir kitap okudum ki duygularımı nasıl anlatsam, hangi ifadeleri kullansam da coşkumu, aldığım zevki size tarif etsem gerçekten bilmiyorum. Çünkü öyle bir kitap okudum ki hem inanılmaz akıcı, hem inanılmaz derin, hem topluma, sisteme, siyasete başkaldırıcı, hem efsane bir ana karakter ve de mükemmel yan karakterlere sahip, hem harikulade doğa betimlemeleri olan, hem de mest eden bir yöresel dile sahip… Bu “hem” leri sayfalarca uzatabilirim, öyle kapsamlı çünkü… Kitabı okurken dilinin de etkisiyle sürekli şu cümleyi mırıldandım:
Vay Yaşar Kemal vay! Sen n’aptın böyle! :)))
Daha fazla coşmadan Ya Allah deyip incelememe başlamak istiyorum :))
Yaşar Kemal
Yaşar Kemal ’den bahsetmeden kitaba hakkını vermiş olamam diye düşünüyorum çünkü yazarın hayatını araştırdığımda gördüm ki İnce Memed aslında sadece bir hayali karakter değil. Kitapta yaşananlar sadece kurgusal olaylar değil. Yazar o dönemde Çukurova’da bizzat yaşadığı, çocukluğunda, gençliğinde gözlemlediği, çevresindeki insanlardan etkilendiği her şeyi ete kemiğe bürünmüş haliyle kitapta karşımıza çıkarmış. O yüzden yazarın hayatını biraz olsun bilirsek onun kaleminden çıkanları daha iyi anlayabiliriz..
Yaşar Kemal, 1. Dünya Savaşı sırasında Rus işgali yüzünden Van’dan Çukurova bölgesine göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak 1923 yılında dünyaya gelmiş. Henüz 3.5 yaşlarındayken bir kaza sonucu sağ gözü kör olmuş. Yine çocukken babası gözlerinin önünde öldürülmüş ve bu olay üzerine yıllarca kekeme kalmış. Babasını kaybettikten sonra köyün en yoksullarından biri haline gelmiş. Pamuk tarlalarında, su kanallarında, çeltik tarlalarında vs. gibi birçok zorlu işte çalışarak geçmiş çocukluğu ve ilk gençliği. Ağaları, yozlaşmış hükümet yetkililerini, köylüye zulmeden sistemi ve tüm bunları kaderi olarak gören, başkaldırmak şöyle dursun böyle bir şeyin olabilme ihtimalini bile düşünemeyen köylünün içinden çıkmış Yaşar Kemal. İşte bütün bu yaşanmışlıkları bilince diyorsunuz ki bu kitabı yazabilmek için tam da bunları yaşamak gerekiyor. Yoksa İstanbul’un burjuva bir ailesinde yetişmiş birisi kesinlikle böyle bir roman yazamazdı. Kitabı okuduysanız eğer ne demek istediğimi anlarsınız, okumadıysanız da okuduğunuzda anlayacaksınız ne demek istediğimi… Bu arada o dönem biliyorsunuz eşkıyaları ile de ünlüdür ve Yaşar Kemal’in bizzat dayısı çok ünlü bir eşkıyadır, yine bölgede çok sevilen halk dostu eşkıyalar bulunur ve İnce Memed karakteri de bunlardan esinlenerek ortaya çıkmış diyebiliriz.
Yazarın hayran olunası bir yönü de cesareti… Kitap 1950’lerde yazılmış. O dönem özellikle Anadolu’da feodal sistemin, ağalığın dibine kadar yaşandığı bir dönem. Böyle bir dönemde böyle sert bir kitap yazmak her babayiğidin harcı değil. Ağaların zulmü, jandarma, kaymakam diğer resmi mecraların buna göz yumması, hatta onların da bizzat köylüye zulmetmesi gibi ucu hükümete dokunan konuları işlemek hele ki o dönem için hiç de kolay değil. Düşünsenize günümüz hükümeti için böyle şeyler yazıldığını.. Neyse ben çok oraya girmeyeyim, ne olur ne olmaz :))
Yaşar Kemal’i siyasi görüşünden, bazı fikirlerinden dolayı sevmeyenler var. Kominist, PKK’cı, Kürt, vs. gibi etiketlemelerle mükemmel kitaplarını görmezden gelenler var. İnsanların beyinlerine işlemek istediğim bir şey var:
“EDEBİYAT VE SANAT, SİYASET ÜSTÜDÜR!”
Bir kitabı okurken onun edebi yönüne odaklanmalıyız diye düşünüyorum yazarının siyasi görüşüne değil. Ben şahsen
Nazım Hikmet Ran
Nazım Hikmet Ran şiirlerini de çok severim,
İsmet Özel
İsmet Özel de
Nurullah Genç
Nurullah Genç de… Yazarın görüşüne bakıp da bazı şeyleri elersek eğer birçok muazzam eserden kendimizi mahrum etmiş ve hem kitapsever hem de insan olarak eksik kalmış oluruz. Yaşar Kemal’i eleştirenler İnce Memed’i ya da diğer romanlarını alıp okuyunca zulmün karşısında olmaktan başka ne gördüler de edebiyatına uzak kaldılar bilemiyorum açıkçası…
Gelelim İnce Memed Destanına…
Kitabımız, İnce Memed daha 10-11 yaşlarında bir çocukken Abdi Ağa’nın (Gözünde çakırdikeni bitesi!) zulmüne dayanamayıp köyden kaçmasıyla başlıyor. O minicik yaşında çok ağır işlerde ayakları kanaya kanaya nasıl çalıştığını, üstüne nasıl dayak yediği okudukça yüreğim acıdı… Kitabın ilk kısımlarında köylüye yapılan haksızlığı, yapılan zulmü, hem köle gibi çalıştırılıp hem de emeklerine el konulmasına nasıl ses çıkarmadıklarını okudukça kanım dondu. Evet Şaban filmlerinde trajikomik şekilde izlediğimiz şeylerdi bunlar hep ama Yaşar Kemal tüm çıplaklığıyla öyle bir anlatmış ki şimdiye kadar film sahnesi gibi gördüğümüz şeylerin bir zamanlar insanların gerçekten de yaşamış olduğunu ve bazı bölgelerde belki de benzerinin hala yaşandığını sanki ben oradaymışım da zulme uğramışım gibi idrak ettim. Ve yazar hiç ajitasyon yapmadan böyle etkiliyor okurunu. Muazzam gerçekten de…
Beni en çok şaşırtan ( şaşırmamam lazım ama her seferinde şaşırıyorum böyle şeylere ) köylünün kendisine yapılanlara hiç ses çıkarmaması, ağalık sistemine, haklarının yenmesine, tüm yapılanlara sorgusuz boyun eğmeleri. İnce Memed’in 18 yaşındayken hayatında ilk defa kasabaya inip orada ağalık diye bir şeyin olmadığını öğrenince hayatının şokunu yaşaması ve yavaş yavaş bambaşka hayatların da olduğunu, dünyanın Dikenlidüzü’nden ve Abdi Ağa’dan ibaret olmadığını anlaması ile değişimin fitili ateşleniyor.
George Orwell
George Orwell
1984
1984 kitabında diyor ya hani:
“Bilinçleninceye kadar asla başkaldıramayacaklar ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.”
İşte İnce Memed’in bilinçlenmesi ve devamında başkaldırması köy halkını da etkiliyor ve destansı roman böylece şekillenmeye başlıyor. Memedimiz eşkıya olup ezilmiş halkın koruyucusu oluyor, Abdi Ağa’ya dünyayı dar ediyor… Buradan bir kez daha anlıyoruz ki cehalet her şeyin başı. Bir halkı sömürmek istiyorsanız onu cahil bırakın diye boşuna dememişler. Bu kitabın bazı köy kahvelerinden toplatılması da boşuna değil. :))
Kitapta İnce Memed dışında birçok mükemmel karakter var: Koca Süleyman, Hürü Ana, Durmuş Ali Emmi, Koca Osman, Hatçe, Topal Ali, Recep Çavuş, Iraz Ana ve daha sayamayacağım bir sürü karakter… Yaşar Kemal öyle bir yazmış ki her birini sanki kendi hayatınızda tanıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Üstelik bunca karakteri hiç yorulmadan aklınızda tutabiliyorsunuz. Bir de Çukurova’nın, Torosların, çiçeğin, böceğin öyle bir tasviri var ki mükemmel bir Çukurova belgeseli izleseniz bile kitap kadar etkili olmaz. Yazar bölgeyi yaşatıyor size… Şöyle ki Çakırdikeni nasıl bir bitkiymiş diye Google’a yazdığımda Yaşar Kemal ismi ile karşılaştım :)) O derede özdeşlemiş kitapta kullandığı bir bitkiyle bile!
Kitapta beni en çok mest eden, okurken inanılmaz keyif aldığım şey yöresel ağızdı. Dili o kadar mükemmel kullanmış ki yazar, bir kelimesi bile sırıtmaz mı? Hiç mi yapmacık durmaz? Hele o köylülerin olaylar karşısında kendi aralarında konuştukları, dedikodu yaptıkları kısımlar yok mu… Vay anam vay… O neydi öyle…
Kelimelerle anlatamam, gerçekten okumanız lazım. Kitap bittiğinde seri devam ettiği için, bu muhteşem destan ile vedalaşmak zorunda olmadığım için çok sevindim.
Son olarak şunu söylemek istiyorum ki Türk olmaktan, bu kitabı ana dilinden okuyabilmekten, Yaşar Kemal gibi bir yazarımız olmasından dolayı gurur duyuyorum. Rusların, Fransızların ezilen halkı anlatan Dosto’su, Tolstoy’u, Victor Hugo’su varsa, bizim de Yaşar Kemal’imiz var. Ve başka hiçbir dilde bizim Türkçe okuduğumuz şekliyle zevk veremez, çok şanslıyız bu konuda… O yüzden hepimizin ölmeden önce okumak boynumuzun borcu. Okuyalım, tanıtalım, okutturalım…
Daha neler neler söylemek istiyorum ama spoiler olabilir diye susuyorum. Özellikle Abdi Ağa ile ilgili söyleyeceklerimi yuttum şu an :))
Tekrar ediyorum arkadaşlar, okuyalım okutturalım, böyle bir eserin kıymetini bilelim lütfen…
Kitap ile kalın kitap dostlarım.
Görüşmek üzere…