‘’Şark mazoşizm’inden kurtulmak istiyorum. Bu bir. ‘Bozkır kökenli Müslüman bir köylü’ gibi gebermek istemiyorum.’’
Sözler Türk şair Süreyya Berfe’ye ait ve bu, içerisinde ekonomi, sosyoloji, felsefe ve nüvelerinin yellim yellim gezindiği, adına sadece bir roman denemeyecek eserin takdim epigrafı. Süreyya Berfe’yi geçelim. İsmi haricinde zat-ı âlileri hakkında bir malumatımın olmadığı bu ‘Türk’ yazar şairin (cümleleri hesabıyla nerenin Türk’ü, bir bakınmak gerek) epigraf cümleleri, diyebiliriz ki, bütün bir kitabın; Alev Alatlı’nın, Türkiye Cumhuriyet tarihinin temel meselesi. Bizim için bir türlü anlam veremediğimiz bu sözde aydın meselesi; ağyar için örfün, geleneğin, irfanın, İslam’ın; evvelinin ve ahirinin, dörtnala terki hayalinin bağırmacası… Kapağı açıyorsun ve bu cümle tak karşında; Oki Alatlı! Mesele tamam…
Tabii merhumeyi takip eden, özellikle şu meşhur ‘yasal ve helâl’ konuşması bağlamında yazar analizi yapan bir okur, Süreyya Berfe’nin bu cımbızla aranmış hissi uyandıran pasajının oraya edebiyat klişesi olsun diye konmadığını az çok bilir. Nitekim sayfalar tarandıkça Alev Alatlı’nın Batı’dan medet bekletmez, Doğucu tavrı alaz alaz kendini gösterir. Alatlı sosyo-kültür edebiyatına hoş geldiniz…
Eser bir cenaze merasimi ile başlıyor. Cenaze ‘şaire’ ait. Okudukça kitabın ana meselelerinden biri olan aydın güruhu olay mahalinde. Yazarı, gazetecisi, oyuncusu, senaristi… Alatlı daha ilk sayfada bu asil heyetin niyet-i hakikisini şap diye ilam ediyor; ‘’Öyle ki, müteveffa ile hiçbir tanışıklığı olmayan, ama iç çevreyle birlikte anılmak isteyen, davetiye gerektirmeyen bu toplantılar…’’ (s.7) İşte Alev Hanım merhumenin yazın gerçeği... Alev Alatlı’nın sarı saçları, aydın havası, nereden baksan sureti itibariyle batılı; lakin aynı tahta sofraya çöküp, soğan kırıp, bulgur pilavını kaşıklayacak o Doğu'lu sireti yok mu? İşte daha ilk sayfadan başlıyoruz ‘’Alatlı’yı’’ okumaya.
Eser bu tarz vur-kaç yapmayan, baya baya adamı “yer misin yemez misin” şeklinde ele alan, bizim cenahın ancak kendileri gibilerle ver yansın edip konuştukları bu malzemeleri, o aydın güruhunun içinde; onlara rağmen ve belki de ramına hiç çekinmeden aktarmış. Meselâ şu; ‘’Şöyle düşün, bir din lâzım, ama ‘İslâmlık’ yakışık almıyor. Üstelik reform tutmuyor. Mesela, camide efendi gibi koltuklarda oturmak varken, yerlere yapışıyorsun, ne üst kalıyor ne baş. Doğru mu?’’ (s.10) Şimdi bu pasaj hem bir sosyolojik analiz yapıyor hem de hasar kaydı veriyor okura. Çok romantik olacak ama kıyam, rükû ve secde mahalli yıpranmış seccadelere öykünen kaç Müslüman kaldı şunun şurasında. İşin acı tarafı bu cümleler 90'lı yılların hasar kaydına ait, şimdi “benim” diyen evlad-ı İslâm’ı sokamıyorsun camiye. Âh ki ne âh!
Ana kahramanımız Günay Rodoplu, nam-ı diğer Rodoplu. Kendisi mevki itibariyle Batılı entelijansiya ile Doğu kültürü arasında bir noktada, ama fikir ve gönül itibariyle ‘’yeşil elma, tarçın ve kekik kokulu’’ diye betimlediği Doğulu olan bir ‘aydın’. Onunla sürekli muhabbet halinde olan, benim dış ses olarak nitelendirdiğim bir konuşmacı var. (Ancak son bölümde ismini öğrenebildiğimiz bu vefakâr “tarîkdaş”ın (s.674) eser boyunca kimliği hakkındaki bilgileri sadece satır aralarından okuyabiliyoruz.) Sanıyorum bu anlatıcı; Rodoplu’nun aynasında Alatlı mantalitesini anlamlandırmaya çalışan biz okurlarız. Çünkü uzun metinleri, yakın tarihe dair iç ve dış siyasi meseleleri “nedir bu” diye kavrama telaşına girdiğimiz noktada, o ses devreye giriyor. Soru soruyor, açıklıyor, itiraz ediyor yahut ikna oluyor. Rodoplu’nun fiziksel ve fikirsel olarak daima yanında.
Aydın takımdan ve siyasilerden oluşan çevrenin içinde adetâ teyakkuz halinde olan Günay Hanım’ın gönül ilişkisi yaşadığı bir isim var; Şafak Özden. (Bazı Google araştırmaları neticesinde bu ismin gerçekte de siyasi bir isim olan SHP’li vekilin uyarlaması olduğu bilgisine rastladım. Hatta bir dönem Alev Alatlı o isme danışmanlık yapmış filan. Kıyı köşe meseleleri sevenlere bonus olsun :) ) Şafak Özden her bakımdan bir iç acısı. Hem Rodoplu için hem de biz okurlar için.
Şafak Özden’in siyasi kimliği üzerinden Türkiye’nin siyasi handikapını, kişisel kimliği üzerinden ‘’Doğulu olmak ya da Doğulu kalmak’’ meselesini çok net anlatıyor Alatlı. Doğulu diye ifade edilen şey bazen din, bazen müzik (türkü), bazen neşriyat, bazen insan, bazen de coğrafyanın ta kendisi olabilen kolektif bir söylem aslında. Buna karşı Batılılık ise Doğuluk kavramının zıt izdüşümü. Mesela Rodoplu, uzunca izahlarının birinde müzik kültüründen söz ediyor ve ‘Amerika Türküsü’nden dem vuruyor: ‘’Bir Amerikalı olmak ne demektir biliyor musunuz,’’ diye söylendi Günay, neden sonra, "Amerikalı olmak dünyanın neresine gidersen git kendi türkünü duymak demektir." (…) "Bir bakarsın, bir çekik gözlü Japon ya da bir palabıyık Türk ya da koca ağızlı bir Afrikalı, elinde gitar, senin türkünü söyler! (…) Her yerde bir Madonna ya da Michael Jackson görsen, dünyanın sana ait olduğunu sanmaz mısın? (...) "Gücüme gidiyor," diye söylendi, "gücüme gidiyor! Kendi türkümüzü duymak istiyorum!"’’ (s.302) Rodoplu’nun vatan sevgisinin sınır tanımaz yüceliği.
Eseri okurken efkâr basıyor bu bir tarafa; bilir bilmezliğimizin aksine, Alatlı bilgi birikimi karşısında kıyam durup, kitapta sıklıkla altı çizilen "bilgi edinmekle malumat toplamak" arasındaki çizgiyi fark ediyoruz; ki bu bir şeydir! Zira ‘’Amaçsız malumat insanların zihni ve ahlâkî masumiyetlerini kaybetmelerine neden olur.’’ (s.37) Sadece bu pasaj bile koca bir Türkiye yüzyılının siyasî, ahlâkî, dinî, tarihî hatta ekonomik ve ticarî yanılgısının aynası değil de nedir?
Eserdeki en nitelikli mesaj "ilke" ya da daha yerel bir ağızla "namus"... Sınırları neme lazımcılıktan uzak, “neye göre, kime göre”likten azade; ekonomiyi, sanatı, ticareti, siyaseti, insana dair her şeyi kucaklayan; statüye, kimliğe, mesleğe ya da benzer hiçbir şeye göre değişmeyen, Rodoplu'nun söylemi ile yiğitçe bir ilke.
"Zaman yanlış, mekân yanlış, terkip yanlıştı. Bazen, ekoloji namüsaittir." (s.673) gibi bir yanılgıyla sona eren bu eser, son tahlilde şu umudu da vermekten kendini alamıyor; "Bütün bunlar geçecek ve biz yerliler kazanacağız."
Alev AlatlıViva La Muerte! Yaşasın Ölüm!