Aylar önce okudum, izleri hâlâ taze… İncelemesini yazmak bugüne kısmetmiş.
Bu kitabı okurken kendimi hem tarihin içinde hem de derin bir sorgulamanın tam ortasında buldum. Yalnızca bir dönem hikâyesi değil; inanç, güç, manipülasyon ve özgür irade üzerine koca bir felsefe dersi gibi…
“Hiçbir şey gerçek değil, her şey mubah” cümlesi zihnime kazındı. Okudukça anladım ki, bu kitap sadece Hasan Sabbah’ın fedaileri hakkında değil; insanın gerçeği nasıl algıladığı ve bazen nasıl aldatıldığı hakkında.
Bazı cümleler var ki elimde kalem olmasa bile aklıma kazınıyor. Mesela:
“Biliyoruz ki ancak zerre kadar bir bilginin efendisiyiz. Kalan sonsuz büyüklükteki bilinmezliğin ise kölesiyiz.”
Bunu okuduğumda uzun süre durup düşündüm…
Bitirdiğimde sadece bir roman okumuş gibi değil, sanki zihnimde bazı taşlar yerinden oynamış gibi hissettim. Yavaş ilerleyen ama derinliğiyle sizi içine çeken bir kitap. Herkese göre değil belki ama düşündürmeyi seven herkesin mutlaka tanışması gereken bir eser. Fedailerin Kalesi Alamut