Cemil Meriç, Bu Ülke’de düşünce ve edebiyat dünyasına dair en keskin yargılarını aktarırken, kimi zaman bir cümleyle insanın iç dünyasını altüst eder. Onun, Dostoyevski’nin başyapıtı Suç ve Ceza hakkında söylediği şu söz, edebiyatın ruh üzerindeki yıpratıcı etkisini berrak ama acı bir ifadeyle dile getirir:
“Suç ve Ceza’yı okumak kendini isteyerek hasta etmektir.”
–Cemil Meriç, Bu Ülke
Bu sözün yankısını, Cemal Süreya’nın kendi yaşamını birkaç kırık cümleyle özetleyen satırlarında buluruz:
“1931 yılında doğdum… 1937 yılında annem öldü… 1944 yılında Dostoyevski’yi okudum. O gün bu gün huzurum yoktur… Biyografim bu kadar.”
Her iki cümlede de ortak olan şey, Suç ve Ceza’nın bir roman olmanın ötesine geçen, ruhu dönüştüren bir tecrübe oluşudur. Dostoyevski, Raskolnikov’un zihninde gezinen vicdan muhasebesini ve suçun insanda açtığı yarayı öylesine derinlikli anlatır ki, okur farkında olmadan onun yükünü omuzlamaya başlar. Roman, bir cinayetin hikâyesinden çok, suçun ruhsal çürümesini, vicdanın kırılma anlarını ve insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesini anlatır.
Tüm suçluların kendi vicdanlarında cezalarını bulduğu bir dünyaya...