Puan vermedi·198 syf.····Okunma: 15 Ağustos 2025 20:32 · Kitap hakkında pek az şey, benim hakkımdaysa pek çok şey aşağıda. Kitapla ilgileniyorsanız yazıyı geçmenizi, bir yabancıya beş dakikalığına ortak olmak istiyorsanız da okumaya devam etmenizi tavsiye ederim.
Herhalde hepimiz bu kitaba denk geldik; belki okulda okutulduğundan, belki o meşhur mutlaka okunmalı listelerinde başı çektiğinden, belki de sadece öylesine ne anlatıyor bu diyerek alıp okuduğumuzdan. Doğrusu ufak bir itirafta bulunmam gerekirse adından dolayı daha alt sınıf yaşantısına dair politik bir kitap okuyacağımı sanmıştım. Buzlu viski almak için yaşını saklayan bir oğlan çocuğunun sancılarını okuyacağım aklımın ucundan dahi geçmemişti. Ne bileyim işte adında tarla falan geçiyor sonuçta. Gerçi, beklediğim şekilde olmadığından dolayı mutluyum. Çünkü serseri Holden Caulfield, aynam oldu. Bu arada unutmadan söyleyeyim, bu bir kitap incelemesi veya analizi falan değil; bu sadece benim ne hissettiğim. Edebi kısım hiç bu kadar az umrumda olmamıştı açıkçası.
İnsanların içindeyim. Onlarca, yüzlerce insan var. Bunların bazılarıyla hayatımın bir noktasında tanıştım, özensiz koleksiyonuma ekledim. Kendimden mozaik yapmaya çalıştım, hani şu sevdiğim/tanıştığım her şeyin mozaiğiyim mevzusu, ama bir bakıma da ben sadece ben oldum. Kişilerin bir ortak çalışması değil yani. Yaşadığım her şey beni değiştirdi, itirazım yok diğer yandan bütün o dersleri tek başıma aldım. Her gece kafamı yastığa günün sonunda yalnız olduğumu bilerek koydum. Bir ay önceki ben bile benden farklı. Bir mozaiğim, pek çok açıdan, yalnızca kendimden oluşan. Mekanlar hiç değişmedi, tıpkı müzeler gibi, ben büyüdüm sonra da kendi omzumu kendim örttüm. Hani kitapta da diyor ya:
“Ama o müzedeki en iyi şey, her şeyin yerli yerinde kalmasıydı. Hiç kimse kıpırdamazdı yerinden. Oraya yüz bin kez gidebilirdiniz, o Eskimo hâlâ daha yeni iki balık tutmuş olur, kuşlar hâlâ güneye uçar, geyikler o narin bacakları üstünde o pınardan su içer ve göğüsleri görünen o Kızılderili kadın battaniyesini dokurdu. Kimse değişmezdi. Değişen tek şey siz olurdunuz. Çok büyümüş olmanız filan değil demek istediğim. Tam olarak o değil yani. Yalnızca değişmiş olurdunuz.”
Hiçbir şey beni beklemedi, zaman kendi kurallarına göre aktı gitti ve komiktir ben beklerim sandım ama ben de kendimce bir yolda aktım. Şimdi de tıpkı bütün kitap boyu dinlediğim gibi yine The Strokes’dan Ode To The Mets dinliyorum. Okyanusun yuttuklarının ardından bir hoşçakal. Şu insanlar meselesine geri gelelim çünkü burası beni Holden’a en çok yaklaştıran mesele.
Kimseyi olması gerektiği gibi sevmiyorum.
‘Olması gerektiği’ derken neyden bahsettiğimi de bilmiyorum.
Sadece bir his. Böyle olmaması gerektiğine dair.
Kimseyi kaybetmekten korkmuyorum mesela. Doğrusu kimse pek umrumda da değil. Çok sevdiğim birkaç insan var, yalan yok, yine de içten içe düşüncelerim bunlar. Bir sabah kalkıp herkesten, her şeyden çok uzakta olmayı bir kaçış olarak görmüyorum. Bir mucize, daha doğru bir tabir. Yine de kendimi anlayamıyorum. Bazen karşımdakini deli gibi seviyorum, oturup ne bileyim dünyanın öbür ucuna dair planlar yapıyorum. İşin komiği yapmacıktan da değil, o an gerçekten bunu istediğimden. Sonra neden öyle dediğimi düşünüyorum uzun uzun. İçimde bir tarafta bir beyaz atlı prens dolaşıyor, herkesin kahramanı olmak istiyorum. An geliyor, uçurumun kenarında onu - herhangi biri - kurtarmak adına kendimi feda ederim gibi hissediyorum. Diğer yandan herkes çok bayat ve sıkıcı, sadece kendi kafamın içinde huzurluyum. Bunu biraz narsist bulduğumdan düşünmemeye çalışıyorum ama bunu yazmaya başladığım saniye o ahlakçı kendime veda ettim zaten.
Cebimde biraz parayla ordan oraya sürüklenmek isterdim. Sinemaları arşınlardım sözgelimi, bu Holden’a çok zıt ama n’aparsın, metroda kitap okurdum, varsa şansım birkaç bardak içki - tercihim her zaman Blanc bira olacak olsa da viski içme fikri de fena değil, on yedi yaşında James Bond taklidi - ha bir de arkada müzik olursa ne mutlu bana. Şehrinizin kıvırcık ama arkadaş canlısı olmayan flanörü olmaya hazırım.
Ve bir başka yalan.
İçten içe kimseye kaba davranmak dahi istemiyorum.
Düşen çocukları kaldırıp dizlerinden tozları çırpmak istiyorum mesela.
Yolu bulamayan o kızları gidecekleri yere götürmek istiyorum ya da.
Hatta herkese gülümsemek istiyorum.
Bu en tutarsızı sanırım. Hani sen kimseyi sevmiyordun, diyor musun bana şu an mesela? Ama ben sevmiyorum demedim ki, sadece, olması gerektiği gibi sevmiyorum dedim. İyice saçmaladın diyorsan da problem değil. Hatta okumuyorsan da problem değil - belki de sadece kendim duyuyorum bunları. Ne demiş Julian Casablancas:
“I'm gonna say what's on my mind
Then I'll walk out, then I'll feel fine”
Holden’a tekrar dönüyorum, bilmem kaçıncı kez yani. Onun kadar cesur değilim sanırım. Bunun adı cesaret de olabilir umarsızlık da. Her ne ise o bende yok. Az buçuk hırsım var, bir şeyler olacağıma inanıyorum. Para, ev, araba, belki bir ilişki, ‘isteyeceğimizin düşünüldüğü her şey’… Hepsini elde edeceğimi düşünüyorum. Tuhaftır bu hırsa da bağlı değilim, ha bir de ev araba falan dedim de idealim falan olduğundan değil o kadar da bayat sayılmam, sadece bu x olur y olur elde edebileceğimi biliyorum ama… Evet yine bir ama var. Ama istediğim bu değil. Adımın önüne arkasına gelecek bir sürü şey, hiçbiri umrumda değil. Keyif aldığımı söylüyorum bundan. Almıyorum. Belki biraz tatmin edicilik, o da biyolojik. Engel olamam. Bana ne Ve şimdi burada ben değil, Holden bitirecek cümlemi.
“Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta yetişkin hiç kimse, yani benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgın bir şey.”
Demem o ki hiçbir şey umrumda değil. İnsanlar gider, insanlar gelir. Belki ben de giderim ve bir daha gelmem. Müzelerde balmumu Kızılderililer etrafı izler. Duyduğumuz şey, sağır edici, acı verici, utanç verici bir kükremeye dönüşür. Kim bilir sesin sahibi aslan yaklaşırken ben de çavdar tarlasında çocukları yakalarım uçurum kenarından.