“Kınalı Serçe” bence sadece bir tarihi hikâye değil, aynı zamanda bir aramak kitabı. Küçücük bir serçeye yüklenen sembol, aslında hepimizin hayatında arayıp durduğu şeyleri hatırlatıyor: anlamı, köklerimizi, içimizdeki çocukluğu, bazen de hiç kapanmayan bir boşluğu.
Kitabı okurken en çok hissettiğim şey, zamanın akışının insanı nasıl dönüştürdüğü oldu. Sarayın ihtişamı, küçük bir çocuğun gözünden bakıldığında o kadar kırılgan görünüyor ki… Tarih kitaplarının donuk sayfalarından tanıdığımız o dönem, burada canlı, sesli ve duygulu bir hale geliyor.
Şermin Yaşar’ın dili öyle yalın ki, anlatılanlar sadece geçmişte yaşanmış bir hikâye değilmiş gibi; sanki kendi ailemden, kendi çocukluğumdan bir kesitmiş gibi hissettirdi. Özellikle serçenin sembolü bana çok dokundu: küçücük, zayıf görünen ama aslında koca bir göğü omuzlayacak cesareti olan bir varlık.
Kitabı bitirdiğimde içimde hem bir hüzün hem de hafif bir umut kaldı. Hüzün; çünkü bazı şeylerin asla geri gelmeyeceğini anlıyorsun. Umut; çünkü o kaybolan şeylerin izi, bir serçe gibi hep yanı başında, kalbinde yaşamaya devam ediyor.
Benim için “Kınalı Serçe”, bir masal tadında başlayıp derin bir insanlık sorgulamasına dönüşen bir yolculuktu. Okurken sık sık kendime şu soruyu sordum: “Benim kınalı serçem ne? Ben neyin peşindeyim?”