İmanla feryadın, teslimiyetle insanlığın o ince çizgisinde gezinen bir itiraf gibi... Adeta Hz. Yakub'un (a.s.) "Belağa minni's-sebri" (Artık sabrım tükendi) derkenki o çaresizlikte bile Allah'a olan bağlılığını hatırlatıyor.
Her mümin bilir ki bu dünya bir imtihan meydanı. Kur'an'ın şu ayeti ne kadar net: "Andolsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!" (Bakara, 155). Ama işte o "biraz"lar bazen yüreğe dağ gibi oturuyor. Hastalık, ayrılık, kayıp, haksızlık... "Biliyordum" diyorsun, ama yine de sancıyor. Tıpkı Hz. Eyyub'un (a.s.) bedenindeki yaralara rağmen "Rabbim, bana zarar dokundu" (Enbiya, 83) diye yakınırken bile şükürle karışık duası gibi...
"Derdini 'Rabbim biliyor' diye teslim etmek başka, onu yüreğinde hissetmek başka... İkisini bir arada yaşayana ise Allah, sabrın tatlı meyvesini ikram eder." Belki de o yüzden musibet anında okuduğumuz "İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn" (Biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz) duası, hem bir gerçeği kabullenmenin hüznünü hem de o hüznün ardındaki sonsuz ümidi taşır.