Kitap on adet gerçek psikoterapi öykülerinden oluşuyor. Konu psikoloji olduğu için haliyle birçoğumuzun cevabını aradığı "nasıl yaşamalıyım?" 'dan ziyade "neden bunu yaşadık?" bunun cevaplarını veriyor. Yazarın anlatımları çok samimi. Gülseren Budayıcıoğlu'nu anımsattı, yani yapsam film olur.
Yazar kendi yaşından da dolayı olsa gerek kitabın bir çok bölümünde ölüm kaygısından bahsediyor, ama kitap hiç karamsar değil. Yazarın meslektaşlarına da bir notu var. Hastalarına illa bir tanı koyma zorunluluğun olmadığını, onlarla yakın bir bağ kurmanın daha önemli olduğunu söylüyor.
Son bölümdeki kitaba da adını verdiği Marcus Aurelius’un sözü etkileyici. "Hepimizinki günübirlik hayatlar; hatırlayanın, hatırlanandan farkı yok." (Hayat geçicidir. Şöhretin önemi yoktur, asıl olan anı erdemli, güzel bir şekilde yaşamaktır.)
Geçmişteki bir olayı değiştiremezsin, bu yüzden geçmişe umut bağlama.
İnsanın kendini tanıyarak, bilerek daha güzel ve anlamlı yaşaması mümkündür. Terapi de bu işe yarar.
Kitaptan bana kalanlar;
-Oysa kelimeler yalnızca not düşmeye yarar. Melodiyi oluşturan, fikirlerdir. Yaşamımızın çatısını da fikirler oluşturur.
-Yaşamak ile sorgulamak arasında bir seçim yapmak gerekirse her defasında yaşamayı seçerim. Açıklama illetinden itinayla sakınırım. Bunu sana da tavsiye ederim.
-Sonsuza kadar ölü olma düşüncesi, bir türlü aklımdan çıkmıyor.
-Sonun yaklaşmakta olduğunu fark etmek bizi şu ana daha canlı sarılmaya teşvik edebilir.
-Sanki gerçek yaşamınız, bir yerlerde dondurulmuş halde duruyormuş gibi.
-Bence ölümün en karanlık yanlarından biri, ben öldüğümde tüm dünyamın, yani anı dünyamın bugüne dek tanıdığım herkesin içinde bulunduğu o zengin ve kökleri çok sağlammış gibi görünen dünyanın benimle birlikte kaybolup gidecek olması.
-Mezun oldukları liselerin pilav günlerinde, genelde çok tanımadıkları birine, bazen de eski erkek arkadaşına aşık olan çok insan tanıdım. Ben bu kişilerin çoğunun çağrışımla aşık olduğuna inanıyorum. Onların asıl sevdiği, gençliğe özgü neşeydi, okul günleriydi, önlerinde uzanan o heyecan dolu yaşama atılmak için duydukları sabırsızlıktı. Gerçekte belli bir kişiye aşık değillerdi.
-Hayattan kopukluk, soyutlanmışlık, hayatının içinde kalamama hali. acıyı hissetmemek için kendinizi uyuşturmanızı sağlıyor.
-Psikiyatri asistanı olduğum dönemde görüşme protokolünü takip etmem önerilmişti. Mevcut rahatsızlık öyküsünün ardından hastanın ailesi, eğitimi, sosyal yaşamı, cinsel gelişimi ve kariyer geçmişi alınır, sonra da psikiyatri muayenesinin inceliklerine geçirilirdi.
-Pek çok kişi uykunun, yani birinci yitirmenin, ölümün bir tür fragmanı olduğunu söylüyor.
-Ebeveynlerimizi yitirdiğimizde artık mezarla aramızda kimse kalmamış demektir.
-Seksi, ölümün canlı rakibi olarak görmüşümdür hep. Zaten orgazm, yaşamın başlıca kıvılcımı değil midir?
-Yaşanmamışlık ne kadar çoksa ölüm korkusunun da o kadar şiddetli olduğuna defalarca şahit oldum.
-Kendini korumaya almışsın ama bedeli ağır olmuş. Kendini çok fazla şeyden mahrum bırakmışsın.
-Yakın aile bireyleri olmadıkları müddetçe, kanser sözcüğünü duyan insanlar senden koşarak uzaklaşırlar.
-Geçmişini kabullenmek için (geçmişten) ümidini yitirmelisin.
-Sadece yanında ol, diye düşündüm. Akıllıca bir şeyler söyleme çabasını bir kenara bırak.
-Ölümü bedenlerimiz de taşıyoruz.
-Herhangi bir davranışın mutlaka o ilişki ile ilgili bir mesaj taşımadığını söylüyorum.
-Algılarını değiştirirsen zarardan kurtulursun. Bir düşmana verilebilecek yegane karşılık, onun gibi olmamaktır.
-Kimin için yazıyordu “Düşünceler” kitabını? Daha iyi bir yaşam sürmeye odaklanmış kendi parçasına birer mesajdı.
-Erdemli hissetmek istiyorsan erdemli şeyler yapmalısın.
-82. yaş günüm yaklaşırken hala yaşam ve merak doluydum.
-Marcus Aurelius “O halde sana ait olan bu ufak zaman diliminden doğayla uyum içinde geç ve memnuniyetle tamamla yolculuğunu. Tıpkı olgunlaşan bir zeytinin, düşerken kendisini yaratan doğaya ve üstünde büyüdüğü ağaca şükran duyması gibi.”