·552 syf.····Okunma: 19 Ağustos 2025 20:24 Şehir ve Belirsiz Duvarları, Murakami’nin Türkçeye çevrilen son romanı.
Daha ilk sayfalardan itibaren ben burada anlatılan şehri bir yerlerden hatırlıyorum hissi başlamıştı. Çok geçmeden bu gerçeküstü şehrin, yine Murakami’nin Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu romanındaki şehir olduğunu anladım. Zaten o romanı okumuş olan herkes, ilk sayfalardan bunu anlamıştır.
Murakami, romanlarına normalde pek ön söz ya da son söz yazmaz. Bu romanda ise bir son söz mevcut. Sona gelip de bu son sözü okuduğumda keşke bunu ön söz olarak yazsaymış dedim. Bu romanı okurken ister istemez aklım sürekli Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu’na gitti. Romanı okurken bu bir devam romanı mıydı, Murakami neden aynı mekâna bağlı bir kurgu üzerinde ilerlemiş diye kendi kendime sorup durdum.
Son sözde bunların hepsi açıklık kazandı. Aslında Murakami’nin, 1980 yılında dönemin bir edebiyat dergisinde Şehir ve Belirsiz Duvarları adıyla bir novellası (uzun hikâyesi) yayımlanmış. O zamanlar bu hikâyesini yayımlattığına pişman olmuş ve bu hikâyeyi geliştirerek romanlaştırmak istemiş. Bu isteğini uzunca bir süre gerçekleştirememiş ve bu durum kendisini çok rahatsız etmiş. Hatta kendi ifadesiyle bu romanı tamamlayamamak tıpkı boğazıma takılmış balık kılçığı gibi rahatsız ediciydi diyor.
Bu romanı tamamlamadan önce bu niyetle 1985 yılında yazıp yine aynı yıl yayımlattığı Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu çıkmış ortaya. Orada anlatılan şehir, işte o novellada yer bulan şehirdir. Bu romanı da işte bu novellasına bir cevap olarak düşünmüş fakat bu cevap da Murakami’ye yetmemiş. Başka bir cevap aramış ve sonunda o uzun hikâyesini baştan yazarak roman hâline getirmiş. Romanı pandemi döneminde, 2020’de yazmaya başlamış ve 3 yıla yakın bir sürede tamamlamış. Sonuç olarak ortaya bu roman çıkmış.
Romanın özellikle mekân ögesi çok kuvvetli. Hâliyle bu mekânı daha önce okuduğumuz farklı bir Murakami romanında görünce üstteki açıklamalara ihtiyaç duyuluyor. Bahsedilen şehir, gerçekliğin çok ötesinde olup birçok farklı özelliğe sahip. Sekiz metrelik çok sağlam duvarları olan bu şehrin tek bir kapısı var. Şehrin kapısında güçlü, iri yarı bir kapı muhafızı var. Bu şehre girmek isteyenler gölgesini kapı muhafızına bırakmak zorunda. Ayrıca şehre girenler de bir daha çıkamıyor. Şehrin enteresanlıkları bunlarla da sınırlı değil. Bu şehre herhangi bir yolu tutturup ulaşmak da mümkün değil. Eğer çok arzu eder, içinde hissedersen bu şehre ulaşabileceğin söyleniyor. Yani herkes için şehre ulaşma yolu farklı farklı diyebiliriz. Yine bu şehirde zamanın hiçbir anlamı yok. Şehir meydanındaki saat kulesinin saatinde akrep ve yelkovan yok. Şehirde yaşayan tek boynuzlu olağanüstü yaratıklar var. At benzeri bu yaratıklar, şehrin kuşlarla beraber tek canlıları. Bu şehirde çok az insan yaşar, insanların birbiriyle iletişimi neredeyse hiç yoktur. Şehrin kütüphanesinde kitap yoktur, sadece eski rüyalar vardır. Bu eski rüyalar yumurta gibi bir şeyin içinde olup rüya okuyucusu tarafından açılır, okunur ve serbest bırakılır.
Şehrin daha birçok farklı özelliği var fakat ben hepsini anlatmayacağım. İşte bu şehirde asıl benliğinin yaşadığını iddia eden bir kızla, onun sevgilisi olan bir çocuğun hikâyesini okuyoruz. 16 ve 17 yaşlarında olan bu gençlerin hikâyesi, daha çok erkek olanın üzerinden ilerleyip yaklaşık 30 yıllık bir dönemi kapsıyor. Gerçek dünya hangisi? O yüksek duvarlı, olağanüstü şehir mi yoksa kahramanlarımızın bulunduğu dünya mı? O kızın iddia ettiği gibi gerçek benliği gerçekten o anlattığı şehirde mi yoksa oradaki sadece gölgesi mi? Romanı okurken gerçekle hayal, yaşanılan dünyayla o olağanüstü şehir birbirine karışıyor.
Roman toplamda 3 bölümden meydana geliyor. Gerçek dünya ile olağanüstü şehir arasında gidip gelen hikâye, yer yer kafamızı karıştırıyor. Romanın mekân unsuru çok kuvvetli olduğundan özellikle onun üzerinde durmak istedim. Olay örgüsüyle alakalı detaylara girmek istemiyorum. Özellikle dikkatimi çeken, ana karakterlerin hemen hepsinin isimsiz olması. Ayrıca birçok Murakami romanında karşımıza çıkan unsurlar bu romanda da güçlü bir şekilde bulunuyor.
Özellikle kütüphane vurgusu, kedi, karga, orman, nehir gibi unsurlar birçok Murakami romanında karşımıza çıkıyor. Ortadan kaybolan ve farklı dünyalar arasında gidip gelen kahramanlar, birbirinin içine geçmiş hayal-gerçek unsurlar her zamanki gibi Murakami’nin kullandığı malzemeler diyebilirim. Bunun yanında kadın-erkek ilişkileri, cinsellik, yalnızlık, kendini bir yere ait hissedememe, insanlardan kaçış gibi unsurlar da önemli. Tabii Murakami’den bahsediyorsak müziği de es geçemeyiz, romanda yer yer müzik de önemli bir unsur olarak dikkat çekiyor. Bu romanda olağanüstü olan tek şey, bu şehir değil tabii. Romanın akışında ciddi bir yer tutan Koyasu adlı karakteri de es geçmemek lazım. Bence romanın en kilit isimlerinden birisiydi fakat detay vererek tat kaçırmayacağım.
Dediğim gibi, olay örgüsüne değinmiyorum. Ben daha önce okuduğum Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu’ndan mekâna aşina olduğum için bu romanı da pek yadırgamadan, merak ederek okudum. Diğer Murakami romanlarında olduğu gibi akıcı bir üslup vardı. Murakami okuyanlar bilirler, onun romanlarını sona kadar merak ederek okursunuz ancak genellikle sonlar okurunu pek tatmin etmez. Beni tatmin etti mi, etmedi mi net bir şey söylemek istemiyorum.
Olumsuz eleştirim daha çok romanın hacmiyle ilgili olabilir. Belki biraz daha kısa olabilirmiş, olay örgüsü bu kadar dallanıp budaklanmasa da olurmuş diye düşündüm. Kafa dağıtmak, rahat bir şeyler okumak istiyorum diyorsanız bu romana bir şans verebilirsiniz.