İlginç bir okuma serüveni oldu. Bir solukta okurum diye düşündüm ama Friedrich Nietzsche buna izin vermedi. Adeta bu bir roman değil bu kitabı bir solukta bitiremezsin dedi. Okumam uzun sürdü, anlamakta zorlandığım kısımlar da oldu. Ama bir yandan da altını çizdiğim cümle sayısında rekoru bu kitapta kırdım diyebilirim.
Eserin kapalı, derin ve şiirsel bir dili var. Anlatılanlar Nietzsche tarafından bilmecelerin içine gizlenmiş gibi. Eseri anlamakta zorlandığınızda bakabileceğiniz geniş özeti, bilmecelerin çözümünü buraya bırakıyorum. Puzzları birleştireceğini düşünüyorum.
Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt
Zerdüşt otuz yaşındayken yurdunu terk edip dağlarda yaşamaya başlar. Dağlarda on
yıl yalnız yaşadıktan sonra insanlara bir armağan getirdiğini söyleyerek insanların arasına
tekrar iner.
“Bir denizde yaşar gibi yaşadın yalnızlıkta ve deniz taşıdı seni. Eyvah, şimdi karaya
çıkmak istiyorsun, öyle mi?”
Halkın karşısına çıkarak “Tanrının öldüğünü” söyler onlara “üstinsan” öğretisini anlatır.
İnsan, aşılması gereken bir köprüdür ve amacı üstinsana ulaşmaktır. Ancak halk bu sözleri
anlamaz, onunla alay eder. Zerdüşt de onların arasından ayrılarak kendine öğrenciler aramaya
başlar.
“Olacak iş mi bu? Bu yaşlı ermiş, ormanında henüz duymamış tanrının öldüğünü.”
“Yalvarıyorum kardeşlerim, yeryüzüne sadık kalın ve size doğaüstü umutlardan söz
edenlere inanmayın zehir saçar onlar, farkında olsalar da olmasalar da.”
“Gülüyorlar işte, beni anlamıyorlar. Ben bu kulakların dinleyecekleri ağız değilim.”
“Çoban yok ve bir sürü var! Herkes aynı şeyi ister, herkes aynıdır: başka türlü hisseden
kendi ayağıyla gider tımarhaneye.”
Üç Dönüşüm Üzerine
Zerdüşt gezmeye başlar. Bulduğu küçük topluluklar kendi felsefesini anlatır. Zerdüşt,
üç dönüşüm üzerine konuşur: deve, aslan, bebek. Deve, ruhun ilk aşamasıdır. Deve, yük taşır;
sabreder, katlanır. İnsan da bu aşamada toplumun, geleneklerin, otoritenin yüklerini taşır.
“Yapmalısın” emirlerine uyar, başkalarının değerlerini benimser. Bu dönem, itaat ve dayanma
dönemidir. Aslan ise ikinci aşamadır, ruhun başkaldırı evresidir. Aslan bu evrede Ejderha ile
mücadele eder. Ejderha, toplumun, geleneğin ve otoritenin temsilidir. İnsanlara “Yapmalısın!”
der. Onun pullarında bu emirler yazılıdır. Deve bu emirlere boyun eğer, aslan ise bu ejderhaya
başkaldırarak özgürleşir. Aslan, güçlüdür ve “Büyük Ejderha”ya (toplumun dayattığı “Sen
yapmalısın” emirlerine) karşı çıkar. Ejderha geleneklerin, ahlakın, dinin bütün otoritelerini
simgeler. Aslan ise ejderhaya karşı “Hayır, istemiyorum” diyerek özgürleşmeye başlar. Eski
otoriteyi yıkar ama henüz kendi değerlerini yaratamaz. Aslan ejderhayı yenerse insan üçüncü
ve son aşamaya geçer. Bu aşama bebektir. Bebek, yeni bir başlangıcı simgeler. Aslanın yıktığı
değerlerin yerine kendi değerlerini koyarak kendi yolundan gider.
“Masumiyettir çocuk ve unutuş, yeni bir başlangıç, bir oyun, kendi kaderine dönen bir
çarktır, bir ilk hareket, kutlu bir Evet deyiştir.”
Erdemin Kürsileri Üzerine
Zerdüşt, şehir meydanına kurulan “erdem kürsüleri”ni görür. Bu kürsülerde konuşan
vaizler, halka erdemli olmayı öğütlerler. Ancak onların öğütlediği erdem, aslında itaat ve uyum
erdemidir. İnsanlara alçakgönüllülük, sabır, itaate dayalı bir ahlak öğretilir.
Zerdüşt, bu ahlakı eleştirir çünkü ona göre bu tür erdem, insanı güçsüz, uysal ve
sıradan kılar. Gerçek erdem, insanı daha yüksek bir varlık hâline getirmelidir. Ancak kürsülerde
öğütlenen şey, insanların yaşam enerjisini körelten, onları “sürü insanı” yapan bir ahlaktır.
Bu bölümde Zerdüşt, kalabalığa artık öğüt vermeyi bırakır. Çünkü onların “erdem”
anlayışının kendi öğretilerine taban tabana zıt olduğunu anlar. Kalabalıktan uzaklaşarak tekrar
yalnızlığına çekilir.
“Kolay zanaat değildir uyumak: bunun için gün boyunca uyanık kalmak gerekir.”
Ötedünyacılar Üzerine
Zerdüşt burada, insanların tarih boyunca yaşama katlanabilmek için “öte dünya” inancı
geliştirdiğini söyler. İnsanlar acılarla, zorluklarla, ölüm gerçeğiyle yüzleşmekten kaçmak için
kendilerine bir “öte dünya” hayali kurmuştur. Dinlerin vaaz ettiği cennet, ahiret ya da başka
dünyalar bu kaçışın ürünüdür. Böylece gerçek yaşam küçümsenmiş, asıl değer öte dünyaya
verilmiştir. Zerdüşt, bu anlayışı eleştirir. Ona göre “ötedünyacılık”, yaşamı inkâr etmektir. İnsan,
acılarına rağmen yaşama “evet” demeli ve hayatı bu dünyada olduğu gibi kabul etmelidir.
Çünkü gerçeklik yalnızca “bu dünya”dır; öte dünya hayali, güçsüzlerin kendilerini avutma
yoludur.
“Aklın çılgınlığı tanrıya benzemekti ve kuşku duymak günahtı.”
Bedeni Aşağılayanlar Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, bedeni küçümseyen ve ruhu üstün gören insanları eleştirir. Onlara
göre beden “ruhun zindanı”dır, ruh ise asıl değerli olandır. Bu insanlar, dünyayı ve bedensel
yaşamı hor görerek öte dünyayı önemserler. Zerdüşt ise bunun tersini savunur. Ona göre: Ruh,
bedenin bir işlevinden başka bir şey değildir. Beden canlıdır, ruh ise bedenin sadece bir
aracıdır. İnsan, bedeni sayesinde düşünür, yaşar ve değer yaratır. Bu nedenle bedeni
aşağılamak, aslında yaşamı inkâr etmektir. Zerdüşt, insanın bedeniyle barışık olmasını ve
yaşamı olduğu gibi kabullenmesini öğütler.
Hazlar ve Tutkular Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, insanların haz ve tutkularına nasıl baktığını ele alır. Kimileri
tutkularını kötü ve zararlı görür, onları bastırmaya çalışır. Kimileri de tutkularını bencilce yaşar
ve onların esiri olur. Zerdüşt’e göre ise hazlar ve tutkular, insanın özüdür. Onlar yok
edilmemeli, bastırılmamalıdır. Önemli olan, bu tutkuları biçimlendirmek ve yönlendirmektir.
İnsan, tutkularını denetim altına alarak onları kendi gelişimine hizmet ettirebilir. Bastırılan
tutkular hastalığa, kontrolsüz tutkular ise yıkıma götürür. Doğru kullanıldığında tutkular, insanı
güçlendirir ve yaratıcı kılar.
Solgun Suçlu Üzerine
Zerdüşt bu bölümde suçluluk duygusunu ele alır. Bir adamın yüzünde solgunluk görür
ve onun bir “suçlu” olduğunu anlar. Bu suçluluk, aslında işlediği bir suçtan değil, vicdan
azabından ve toplumun dayattığı ahlaktan kaynaklanır. Zerdüşt’e göre insanlar, kendi
tutkularını yaşamak ister ama toplum ve din onlara “günah”, “yasak” diyerek baskı kurar. İnsan
içgüdülerine karşı çıktığında, kendini “suçlu” hisseder. İşte “solgun suçlu” da bu baskının
ürünüdür: Gerçek arzularını bastırmış, içten içe kendini yiyip bitirmiştir. Suçluluk duygusu,
yaşamı zayıflatır ve insanı güçsüz kılar.
Zerdüşt, böyle bir suçluluğun gereksiz olduğunu söyler. İnsanın kendini suçlu
hissetmeden, içgüdülerini sahiplenerek yaşaması gerektiğini vurgular.
Dağdaki Ağaç Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, kendisine öğüt veren bir bilginden söz eder. Bu bilge, Zerdüşt’e
dağda tek başına büyüyen bir ağaç gibi olduğunu söyler. Ağaç, ne kadar yükseğe ve yalnızlığa
uzanırsa, kökleri de o kadar derine ve karanlığa iner. İnsan da tıpkı bu ağaç gibidir: Yükselmek,
yücelmek ve bilgeleşmek isteyen kişi, aynı zamanda derin yalnızlıkları, acıları ve karanlık
yönlerini de yaşamak zorundadır. Bilge, Zerdüşt’e dikkatli olmasını öğütler; çünkü yalnız kalan
ve çok yükseğe çıkan insanın düşme tehlikesi de büyüktür.
“Özgür yüksekliklere çıkmak istiyorsun, yıldızlara susamış ruhun.”
Ölümü Vaaz Edenler Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, insanlara sürekli ölümü hatırlatan, dünyayı değersiz gören ve
yaşamdan kaçışı öğütleyen kişileri eleştirir. Bu kişiler, yaşama “hayır” der ve kurtuluşu ölümde
ya da öte dünyada ararlar. Onlara göre beden fani, dünya boş, asıl mutluluk ölümden sonradır.
Zerdüşt’e göre ise bu anlayış yaşamın inkârıdır. Gerçek bilgelik, ölümü övmek değil, yaşamı
bütün acı ve sevinçleriyle kabul etmektir. Zerdüşt, ölüm vaaz edenleri “yorgunlar” ve “hasta
ruhlar” olarak görür; onların öğretilerine uyan insan, yaşamı küçümser ve güçsüzleşir.
“Karşılarına bir hasta, bir ihtiyar ya da cenaze çıktığında derler ki hemen: ‘Yaşamın
yanlışlığı kanıtlanmıştır!’ Oysa sadece kendilerinin ve varoluşun yalnızca tek bir yüzünü gören
gözlerinin yanlışlığıdır kanıtlanan.”
Savaş ve Savaşçılar Üzerine
Zerdüşt bu bölümde savaş ve savaşçı kavramını işler. Burada söz konusu olan savaş,
insanlar arasındaki kanlı kavgalar ya da sıradan çatışmalar değildir. Zerdüşt’ün övdüğü savaş,
insanın kendi içindeki mücadeledir: zayıflıklarına, tembelliğine ve sıradanlığına karşı verdiği
savaş. Gerçek savaşçı, hayatı olumlayan, güçlü olan ve yaratıcı değerler uğruna mücadele
eden kişidir.
Zerdüşt, savaşçılara “barış içinde yaşamayın, ama düşmanınız olsun” der. Çünkü
insan, bir hedef uğruna savaşarak kendini aşar. Ona göre asıl düşman, insanın kendi içindeki
korku, yorgunluk ve sıradanlıktır. Gerçek savaşçı, üstinsana giden yolda mücadele eden kişidir.
Yeni Put Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, “devlet”i büyük bir put olarak eleştirir. Ona göre devlet, insanların
uydurduğu en soğuk canavardır. İnsanlar özgür olduklarını sanırken, aslında devlete hizmet
ederek kendilerini köleleştirirler. Devlet, bireylerin yaratıcılığını ve özgürlüğünü bastırır; kitleleri
sürüleştirir. Zerdüşt, devleti “yalanların en büyüğü” olarak görür. Çünkü devlet, kendini halkın
iyiliği için varmış gibi gösterir ama aslında insanları zayıflatır ve kendine bağımlı hale getirir.
Zerdüşt, gerçek bireyin devletten uzak durması gerektiğini söyler. Ona göre devletin
yanında toplanan kalabalıklar, sürüden farksızdır. Yaratıcı ve özgür insan, “üstinsan”a giden
yolun yolcusu, devletten bağımsız olmalıdır.
Pazaryerindeki Sinekler Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, kalabalıkların ve özellikle pazar yerindeki insanların gürültüsünü,
boş konuşmalarını “sinekler”e benzetir. Kalabalık sürekli vızıldar, dedikodu yapar, küçük
çıkarların peşinden koşar ve yüksek düşünceleri anlayamaz. Bilge ya da özgür insan bu
kalabalık içinde kendi sesini kaybeder. Zerdüşt, insanın kendini koruması gerektiğini, pazar
yerindeki bu “sinekler”den uzak durmasını öğütler.
Ona göre kalabalıklar, güçlü olanı küçümsemeye, farklı olanı yargılamaya meyillidir. Bu
yüzden yüksek bir hedefi olan insan, pazarda vakit kaybetmemeli, kendi yolunu sürdürmelidir.
Çünkü gerçek değerler sessizlikte ve yalnızlıkta gelişir, kalabalıkların gürültüsü içinde değil.
“Hakikat hiçbir zaman dediği dedik birinin kollarına bırakmamıştır kendini.”
Bekaret Üzerine
Zerdüşt bu bölümde özellikle kadınlara seslenir ve bekâret konusunu işler. Ona göre
bekâret yalnızca cinsel bir durum değildir; aynı zamanda insanın tutkularını ve gücünü nasıl
yönlendirdiğiyle ilgilidir. Bekâretini doğru kullanabilen kadın, tutkularını yaratıcı ve yaşamı
güçlendiren bir şekilde yönlendirebilir. Ancak tutkularını bastıran ya da yanlış kullanan kadın,
hem kendine hem de başkasına zarar verir.
Zerdüşt burada kadınlara, tutkularının esiri olmamalarını, aynı zamanda onları
öldürmemelerini öğütler. Bekâret, değerli bir güç kaynağıdır; önemli olan onu yaşamı
olumlayacak şekilde değerlendirmektir.
Dostlar Üzerine
Zerdüşt bu bölümde dostluk konusunu ele alır. Ona göre gerçek dost, sadece teselli
eden ya da insanı rahatlatan kişi değildir. Gerçek dost, insanın kendini aşmasına yardım eden,
ona meydan okuyan ve gerektiğinde acı veren kişidir. Çünkü dostluk, yalnızca birlikte vakit
geçirmek değil, birbirini daha güçlü kılmaktır.
Zerdüşt, dostlukta kıskançlık ve rekabetin de olabileceğini kabul eder. Ama bunlar yıkıcı
değil, yapıcı olursa dostluğu derinleştirir. Gerçek dost, insanın zayıflıklarını görmezden gelmez;
onları yüzüne vurur ve insanı kendi potansiyeline doğru iter.
Bin Bir Hedef Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, insanlığın tarih boyunca farklı toplumlarda farklı hedefler
koyduğunu söyler. Her kavim, kendi koşullarına göre “iyi” ve “kötü”yü tanımlamış, kendi
değerlerini yaratmıştır. Bu yüzden tek bir evrensel hedef yoktur; insanlığın yolu boyunca “bin
bir hedef” ortaya çıkmıştır.
Ancak Zerdüşt’e göre bu hedeflerin çoğu geçici ve sınırlıdır. İnsan, kendi değerlerini
sürekli yeniden yaratmak zorundadır. Eski hedeflere bağlanmak, gelişmeyi engeller. Asıl
önemli olan, bu hedeflerin ötesine geçebilmek ve insanın kendi iradesiyle yeni değerler
koyabilmesidir. Böylece insan, üstinsana doğru yürüyebilir.
“İnsanlığın hâlâ bir hedefi yok. Ama söyleyin bana, kardeşlerim: insanlığın hedefi hâlâ
eksikse, eksik değil midir, kendisi de?”
Komşusunu Sevmek Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, insanların çoğunun kendi yalnızlığından kaçmak için “komşusunu
sevmek” dediğini söyler. İnsanlar, kendilerini unutmak için başkalarıyla uğraşır, sevgilerini
komşularına yöneltirler. Oysa bu, gerçek sevgi değildir; aslında kendi iç boşluğunu doldurma
çabasıdır.
Zerdüşt’e göre insan, önce kendini sevmeli ve kendisiyle barışmalıdır. Gerçek sevgi,
kişinin kendi bütünlüğünden ve gücünden doğar. Komşusunu sevmek, ancak kendini aşabilen
ve kendi varlığını kabul eden insan için mümkündür. Aksi hâlde başkalarına yöneltilen sevgi,
sadece bir kaçış ve aldatmacadır.
Yaratıcının Yolları Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, yaratıcı insanın yolunu anlatır. Ona göre yaratıcı, yalnızca var
olan değerleri kabul eden değil, kendi değerlerini koyan kişidir. Ancak yaratıcı olmak kolay
değildir; bu yol, yalnızlık, tehlike ve acı doludur. Yaratıcı insan, çoğu zaman toplumdan dışlanır,
anlaşılmaz ve tek başına kalır. Çünkü toplum eski değerlerine bağlıdır, yaratıcı ise onları aşmak
ister.
Zerdüşt, yaratıcıların insanlık için asıl yol göstericiler olduğunu söyler. Onlar, eskiyi
yıkar ve yerine yeniyi kurarlar. Bu yüzden yaratıcı, aynı anda hem yıkıcı hem de yapıcıdır.
Yıkım olmadan yeni değerler ortaya çıkmaz. Gerçek yaratıcı, kendi içindeki gücü ve iradeyi
ortaya koyarak üstinsana doğru yürür.
“Kendini yakmak istemelisin kendi ateşinde: nasıl yeniden doğmak isteyebilirsin ki önce
kül olmadan?”
Yaşlı ve Kadıncıklar Üzerine
Zerdüşt bu bölümde kadınlara dair düşüncelerini dile getirir. Önce yaşlı bir kadının
kendisine verdiği öğüdü aktarır. Yaşlı kadın ona der ki: “Kadına gidiyorsan kırbacını unutma!”
Bu söz, Nietzsche’nin en tartışmalı cümlelerinden biridir. Burada kadınların doğası gereği güçlü
tutkulara sahip olduğunu, erkekle ilişkilerinde yönlendirilmeleri gerektiğini ima eder. Genç
kadınlara gelince, onların içgüdülerinin ve tutkularının daha yoğun olduğunu, bu yüzden
yönlendirilmediklerinde hem kendilerine hem de başkalarına zarar verebileceklerini söyler.
Zerdüşt, kadınlarla ilgili bu sözleri söylerken onları küçümsemekten çok, onların farklı
bir doğaya sahip olduğunu anlatmak ister. Kadının gücü, tutkularında ve yaşamı besleyen
yanındadır. Ancak bu güç doğru yönlendirilmezse yıkıcı olabilir.
Engereğin Isırığı Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, bir engereğin (zehirli yılanın) ısırması durumunda nasıl
davranılması gerektiğini örnek verir. Eğer bir yılan insanı ısırırsa, insan onu öldürmemeli,
sadece bırakıp gitmesine izin vermelidir. Çünkü intikam almak ya da hınç beslemek, insanı
küçültür. Yılan zaten ısırarak doğasına uygun davranmıştır; insan da kendi doğasına uygun
olanı yapmalıdır.
Buradaki asıl mesaj, öfke ve intikam duygusuna kapılmamaktır. Zerdüşt, güçlü insanın,
kendisine zarar verene bile kin tutmadığını, hayatı olduğu gibi kabul ettiğini söyler. Gerçek güç,
bağışlamada ve intikamdan uzak durmaktadır.
Çocuk ve Evlilik Üzerine
Zerdüşt bu bölümde çocuk ve evlilik konusunu işler. Ona göre evlilik, yalnızca iki insanın
bir araya gelip birbirini mutlu etmesi değildir. Gerçek evlilik, geleceği yaratmak için yapılmalıdır.
Çocuğu olmayan ya da çocuk düşünmeyen evlilikler, Zerdüşt’e göre eksik ve amaçsızdır.
Çünkü evlilikte asıl hedef, kendinden daha büyük bir şey yaratmak, yani çocuğa ve gelecek
nesle hizmet etmektir.
Zerdüşt burada çocuğu, yalnız biyolojik bir varlık olarak değil, insanın kendi aşma
isteğinin, yaratıcı yönünün bir sembolü olarak görür. İnsan, evlilik aracılığıyla yalnız kendine
değil, geleceğe ve insanlığın devamına yönelmelidir.
Kendi Rızasıyla Ölmek Üzerine
Zerdüşt bu bölümde ölüm konusuna yaklaşır ve insanların kendi ölümlerini seçme hakkı
olduğunu söyler. Ona göre insan, ne zaman ve nasıl öleceğini bilmelidir. Ölüm, tesadüfen ya
da başkalarının elinde olmamalıdır; insan kendi yaşamı gibi kendi ölümünün de efendisi
olmalıdır.
Zerdüşt, uzun süre yaşayıp güçsüzleşen, kendi değerini yitiren insanın, ölümünü
zamanında seçemediği için acınacak bir duruma düştüğünü anlatır. Oysa onurlu olan, hayatın
zirvesindeyken, değerler hâlâ canlıyken kendi rızasıyla ölümü seçmektir. Böylece ölüm,
yaşamın bir yenilgisi değil, tamamlayıcısı olur.
Armağan Eden Erdem Üzerine
Zerdüşt bu bölümde en yüce erdem olarak “armağan eden erdem”den söz eder. Ona
göre insan, kendi fazlasını başkalarıyla paylaşmalı, taşan bir bolluk gibi vermelidir. Gerçek
erdem, başkalarından almak veya karşılık beklemek değildir; içsel zenginlikten doğan,
karşılıksız bir armağandır. Bu armağan, sadece maddi şeyler değil, bilgelik, sevgi, güç ve
yaratıcılık da olabilir.
Zerdüşt, vermeyi bir yük ya da zorunluluk olarak değil, yaşamın coşkusunun doğal bir
sonucu olarak görür. İnsan, gerçekten güçlü olduğunda, kendi taşan bolluğunu armağan eder.
İşte bu yüzden armağan eden erdem, insanı üstinsana yaklaştıran en önemli niteliktir.
Aynalı Çocuk
Zerdüşt bu bölümde “aynada kendi suretini arayan çocuk” benzetmesini yapar. İnsanlar
aynaya bakar ama orada sadece kendilerinin küçük ve yetersiz bir görüntüsünü görürler.
Çocuk da aynada gördüğüyle oyalanır, kendiyle yetinir. Bu durum, insanın kendisini
küçültmesi, daha yüce bir hedef aramaması anlamına gelir.
Zerdüşt’e göre insan, aynada yalnızca kendi yansımasına değil, olabileceği şeye, yani
üstinsana bakmalıdır. Eğer insan aynada sadece kendini görürse, olduğu hâle saplanıp kalır.
Ama kendisini aşmaya cesaret ederse, o zaman aynadaki suretin ötesine geçebilir.
Mutlu Adalarda
Zerdüşt bu bölümde öğrencilerine seslenir ve onlara yeni bir öğreti sunar: ebedi dönüş
düşüncesini. Onları “mutlu adalar”da yaşayan insanlar gibi tasvir eder; çünkü onlar, eski
değerlerden sıyrılmış, yeni bir yaşam arayışına girmiş kişilerdir. Ancak Zerdüşt onları, yolun
sonuna geldiklerini sanmamaları için uyarır. Asıl büyük öğreti, yaşamın her anının sonsuz kez
tekrar edeceği, yani ebedi dönüş fikridir.
Bu öğretiyi dile getirirken Zerdüşt, öğrencilerinin bu düşünceyi kabul etmekte
zorlanacağını hisseder. Çünkü hayatı tüm acısıyla ve sevinciyle tekrar tekrar yaşamaya “evet”
demek, insan için en ağır sınavdır. Yine de onları buna hazırlamaya çalışır.
“Tüm ölümsüz şeyler, sadece bir benzetmedir! Ve şairler çok yalan söyler!”
Merhametliler Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, merhamet duygusunu eleştirir. Ona göre merhamet, çoğu zaman
güçsüzlükten doğar ve insanı zayıflatır. Merhamet eden kişi, başkasının acısını kendi üzerine
alır, böylece hem kendisini hem de karşısındakini küçültür. Bu yüzden merhamet, yaşamı
olumlamak yerine acıyı yayar.
Zerdüşt, güçlü insanın merhamet etmek yerine başkalarını güçlendirmesi gerektiğini
söyler. Gerçek yardım, acıma duygusundan değil, hayatı ve gücü artırma isteğinden
doğmalıdır. Merhametliler ise acıya tutunarak hem kendilerine hem de başkalarına zarar
verirler.
Rahipler Üzerine
Zerdüşt bu bölümde rahipleri anlatır. Rahipler, kendi güçsüzlüklerini ve acılarını dine
dönüştüren insanlardır. Onlar, yaşamı küçümser, dünyevi arzuları günah sayar ve insanları öte
dünya vaatleriyle avuturlar. Acıyı kutsallaştırır, sefaleti yüceltirler. Böylece kendileri gibi güçsüz
insanların teselli bulmasını sağlarlar.
Zerdüşt’e göre rahipler, acı çeken insanlar için bir anlam kaynağı olsalar da aslında
onların acılarını büyütürler. Çünkü yaşamı olumlamak yerine, acıyı kutsar ve insanı bu
dünyadan uzaklaştırırlar. Rahiplerin öğretisi, güçlü ve yaratıcı bir yaşam yerine boyun eğmeyi
ve edilgenliği yayar.
“Ve özgürlüğün yolunu bulmak istiyorsanız kardeşlerim tüm kurtarıcılardan daha büyük
olanlardan da kurtulmanız gerekir!”
Erdemliler Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, toplumun övdüğü “erdemli” insanları eleştirir. Bu insanların erdem
anlayışı, aslında alışkanlıkların ve itaatin ürünüdür. Onlar, başkalarının koyduğu kurallara uyar,
bunu da kendi erdemleri sanırlar. Bu yüzden erdemlilerin yaşamı, gerçek bir yaratıcı güç
taşımaz; yalnızca düzeni sürdürmeye yarar.
Zerdüşt’e göre gerçek erdem, dışarıdan verilen emirlerle değil, insanın kendi içinden
taşan bir güçle ortaya çıkar. Toplumun “erdemli” diye yücelttiği kişiler, aslında kendilerini
başkalarına göre şekillendiren, bağımlı insanlardır. Onların erdemi, özgür değil, köleleştiricidir.
Ayaktakımı Üzerine
Zerdüşt bu bölümde kalabalıkları ve halk yığınlarını, yani ayaktakımını eleştirir. Ona
göre ayaktakımı, yüksek düşüncelerden ve yaratıcı değerlerden anlamaz; sadece günlük
çıkarların, küçük zevklerin peşindedir. Bu yüzden sürü gibi davranır, güçlü olanı aşağıya
çekmeye çalışır.
Zerdüşt, ayaktakımı arasında dolaşmanın bilge için tehlikeli olduğunu söyler. Çünkü
onların gürültüsü, dedikodusu ve küçültücü tavırları, yüksek amaçları olan insanı yorar ve
kirletir. Yüce olan insan, ayaktakımından uzak durmalı, yalnızlığını korumalıdır.
Zehirli Örümcekler Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, kin ve intikam duygusuyla hareket eden insanları “zehirli
örümcekler”e benzetir. Bu insanlar, adalet ve eşitlik söylemleri arkasına gizlenirler. Görünüşte
hak ve eşitlik isterler, ama aslında onları harekete geçiren şey kıskançlıkları, öfkeleri ve intikam
arzularıdır. Onlar, güçlü olanı aşağıya çekmek, herkesin aynı seviyede olmasını sağlamak
isterler.
Zerdüşt’e göre gerçek adalet, kin ve kıskançlıktan doğmaz. Zehirli örümceklerin adalet
anlayışı sahte bir adalettir; çünkü onların amacı yaşamı yükseltmek değil, herkesi
aynılaştırarak güçlü olanı zayıflatmaktır.
“İntikam almak istiyoruz ve bizimle aynı olmayan herkese küfretmek, böyle ant içer
örümcek-yürekliler.”
Ünlü Bilgeler Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, toplumun “bilge” diye yücelttiği filozofları ve düşünürleri eleştirir.
Ona göre bu ünlü bilge kişiler, gerçeğin peşinde olduklarını söylerler ama aslında kendi
korkularını, önyargılarını ve toplumsal alışkanlıklarını doğrulamaya çalışırlar. Onların bilgeliği,
yaşamı gerçekten kavrayan yaratıcı bir bilgelik değil; çoğu kez sadece boş sözler ve süslü
düşüncelerle doludur.
Zerdüşt’e göre gerçek bilgelik, yalnızca akılla değil, yaşamın kendisiyle ilgilidir. Ünlü
bilge sayılan kişiler ise çoğunlukla yaşamdan kopuk, kendi düşüncelerine hapsolmuşlardır. Bu
nedenle onların bilgeliği, insanı ileriye taşımaz; eski değerleri sürdürmekten başka bir işe
yaramaz.
Gecenin Şarkısı
Zerdüşt bu bölümde, derin bir yalnızlık ve yorgunluk duygusuyla konuşur. Kendi
bilgeliğini ve öğretilerini insanlarla paylaşmasına rağmen, onların bunu anlamadığını hisseder.
Bu yüzden içinde bir hüzün vardır. Gecenin sessizliği içinde konuşurken, kendi yolculuğunun
ağırlığını dile getirir.
Zerdüşt, yaşamı sevdiğini ve hayatı onayladığını tekrar eder, ama aynı zamanda bu
sevginin getirdiği yükü de hisseder. Çünkü hayatı sevmek, onun acılarını da sevmek demektir.
Bu bölüm, şiirsel bir dille yazılmıştır ve Zerdüşt’ün içsel yalnızlığını, hüzünlü bir şarkı gibi ifade
eder.
Dans Şarkısı
Zerdüşt bu bölümde yaşamı bir dans gibi tasvir eder. Dans, hafiflik, özgürlük ve
coşkunun simgesidir. Zerdüşt’e göre yaşamı seven insan, onunla birlikte dans edebilmeli,
varoluşun ritmini kabul etmelidir. Hayatın acıları ve zorlukları da bu dansın bir parçasıdır.
Bölümde Zerdüşt, yaşamı sevdiğini bir kez daha dile getirir. Yaşam, bazen insanı acıyla
sınasa da dans eden insan bu acıları da oyunun bir parçası gibi kucaklar. Bu şarkı, Zerdüşt’ün
ebedi dönüş fikrine hazırlık niteliği taşır: yaşamın tekrar tekrar aynı biçimde dönmesine rağmen
ona “evet” diyebilmek, onunla dans etmeyi sürdürmektir.
Mezar Şarkısı
Bu bölümde Zerdüşt, geçmişini ve yaşadığı kayıpları hatırlar. Bir zamanlar umut
bağladığı, kendisinden bir şeyler beklediği ama sonunda onu terk eden ya da hayal kırıklığına
uğratan insanlar gözünün önünden geçer. Onları sanki birer “ölü” gibi anar ve bu yüzden
söylediği şey bir “mezar şarkısı”na benzer.
Zerdüşt, bu kayıpların kendisinde yarattığı acıyı dile getirir, ama aynı zamanda onların
yokluğunu kabullenir. Onlardan kalan tek şey, kendi yoluna devam etmesi gerektiği gerçeğidir.
Mezar şarkısı, geçmişin gömülmesi ve yolculuğun sürmesi gerektiğini anlatır.
Kendini Aşmak Üzere
Zerdüşt bu bölümde insanın en büyük görevinin kendisini aşmak olduğunu söyler.
İnsan, yalnızca hayatta kalmak ya da küçük mutluluklarla yetinmek için var değildir; kendi
sınırlarını zorlamak, içindeki güçleri ortaya çıkarmak ve daha yüce bir varlığa, yani üstinsana
doğru ilerlemek zorundadır.
Zerdüşt’e göre insan, kendi tutkularını, korkularını ve zayıflıklarını yenmeli; onları birer
engel değil, kendini aşmanın araçları haline getirmelidir. İnsan, kendisini sürekli yenileyerek,
eski değerlerini yıkıp yerine yenilerini koyarak yükselir. Bu yüzden gerçek anlamda yaşamak,
her gün biraz daha kendini aşmaktır.
Yüce Kişiler Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, toplum tarafından “yüce kişi” olarak görülenleri ele alır. Bunlar
şairler, bilginler, sanatçılar, filozoflar ya da kahramanlar olabilir. İnsanlar onları üstün görür,
saygı duyar. Ancak Zerdüşt’e göre bu kişiler, gerçekten en yüce olan değillerdir; çünkü hâlâ
eski değerlerin içinde yaşarlar, hâlâ toplumun beğenisini ve onayını önemserler.
Zerdüşt’e göre gerçek yücelik, başkalarının gözünde yüce görünmek değil, kendi
içinden değer yaratmaktır. “Yüce kişiler” toplumun gözünde büyüktür ama hâlâ kendi
gölgelerine bağlıdırlar. Onları aşmak ve daha da yükseğe çıkmak gerekir. Bu nedenle Zerdüşt,
yüce görünen kişilere bile yetinmemeyi, onları da aşmayı öğütler.
Kültür Ülkesi Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, insanların “kültür” diye yücelttikleri şeyin çoğunlukla yüzeysel ve
sahte olduğunu söyler. Kültür ülkesi, aslında süslenmiş bir mezara benzer; içi boş, dışı
gösterişli bir yapıdır. İnsanlar kültür aracılığıyla kendilerini üstün göstermeye çalışır, ama bu
kültür yaşamı gerçekten yüceltmez, sadece örtbas eder.
Zerdüşt’e göre gerçek kültür, insanın kendi değerlerini yaratmasıyla mümkündür. Oysa
toplumun övdüğü kültür, sadece başkalarının onayını kazanmak için yaşanan yapay bir hayat
biçimidir. Bu nedenle kültür ülkesi, ruhu zenginleştiren değil, ruhu körelten bir yerdir.
Lekesiz İdrak Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, kendilerini saf bilgiye ve akla adamış olanları eleştirir. Onlar,
yalnızca düşünmekle ve gözlemlemekle yetinirler; yaşamın coşkusundan, tutkularından ve
yaratıcı yönünden uzak kalırlar. “Lekesiz idrak” peşinde olan bu kişiler, dünyayı sadece tarafsız
bir seyirci gibi izlerler ama onun içinde yaşamazlar.
Zerdüşt’e göre bu tür bilgi, ruhsuz ve cansızdır. Gerçek bilgelik, yalnızca aklın
berraklığında değil, hayatı bütün zenginliğiyle yaşamaktan geçer. Salt gözlem ve düşünce,
insanı üstinsana götürmez; insanın tutkularıyla, yaratıcı gücüyle birleşmediği sürece eksik
kalır.
Bilginler Üzerine
Zerdüşt bu bölümde bilginleri eleştirir. Onlar kendilerini hakikatin arayıcıları olarak
görürler, ama aslında çoğu kez sadece bilgi biriktirirler. Bilgileri, gerçekten yaratıcı bir güç
haline getiremezler. Bilginlerin tutkusu, dünyayı anlamaktan çok onu sınıflandırmak,
düzenlemek ve parçalara ayırmaktır. Bu yüzden bilgileri kuru, cansız ve hayatla bağı kopuktur.
Zerdüşt’e göre bilginler, kendi ışıklarıyla parladıklarını sansalar da aslında başkalarının
ışığını yansıtan ay gibidirler; yaratıcı bir güneş gibi kendi ışıklarını saçmazlar. Gerçek bilgelik,
yalnızca bilgi toplamakla değil, yaşamı bütün canlılığıyla kavrayıp yeni değerler yaratmakla
mümkündür.
Şairler Üzerine
Zerdüşt bu bölümde şairleri eleştirir. Ona göre şairler, yaşamı ve hakikati süslü sözlerle
anlatırlar ama gerçeği gerçekten kavramazlar. Onların şiirleri çoğu kez hayaller, duygular ve
uydurma masallarla doludur. Şairler, insanlara hoş gelen sözler söyler ama bu sözler
çoğunlukla yüzeysel kalır.
Zerdüşt’e göre hakikat, şairlerin anlattığı kadar güzel ve süslü değildir; hakikat hem
acıyı hem de zorluğu içerir. Şairler ise bu acıdan kaçar, gerçeği yumuşatarak aktarırlar. Bu
yüzden onların bilgeliği eksiktir. Zerdüşt, şairleri küçümsemez ama onların sözlerinin peşinden
gitmenin insanı hakikate değil, masala götürdüğünü söyler.
Büyük Olaylar Üzerine
Zerdüşt bu bölümde insanlık tarihindeki büyük olaylardan söz eder. Ona göre insanlar,
savaşlar, devrimler ve yıkımlar gibi büyük gürültülü olayları çok önemser. Oysa bu olaylar,
aslında yüzeyde kalır; kalabalıkların şiddetinden doğan geçici hareketlerdir. Gerçek değişim
sessizdir ve derinden işler.
Zerdüşt, “büyük olaylar”ın çoğu zaman sadece kalabalıkların boş gürültüsü olduğunu
söyler. Asıl büyük olan, görünmeyen şeydir: yeni değerlerin doğuşu, insanın kendi içinde
yaşadığı derin dönüşüm. Bu yüzden hakiki “büyük olay”, gözle görülenden çok daha sessiz ve
derin olandır.
Kâhin
Zerdüşt bu bölümde bir kâhinle karşılaşır. Kâhin, büyük bir karamsarlık içindedir ve
gelecekte insanlığı bekleyen şeyin “büyük bir yorgunluk” olacağını söyler. Ona göre insanlar
giderek yaşamdan yorulacak, hiçbir şey istemez hale geleceklerdir. Bu, Nietzsche’nin “son
insan” kavramıyla da örtüşür: küçük mutluluklarla yetinen, amaçsız ve isteksiz insan tipi.
Zerdüşt, kâhinin bu karamsarlığını dinler ama onun söylediklerinden huzursuz olur.
Çünkü kâhinin anlattığı gelecek, yaşamı reddeden, tükenmiş bir insanlık tablosudur. Zerdüşt
buna boyun eğmez; onun öğretisi, yaşamı tüm zorluklarıyla kabul etmek ve insanı daha yüce
hedeflere çağırmaktır.
Kurtuluş Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, insanın geçmişe duyduğu suçluluk ve pişmanlık duygularını ele
alır. İnsan, yaşadıklarını değiştiremeyeceği için “böyle olmalıydı” diye düşünerek kendini
zincirler. Bu zincir, insanın özgürlüğünü elinden alır. Gerçek kurtuluş, geçmişi değiştirmeye
çalışmak değil, onu olduğu gibi kabul etmektir.
Zerdüşt’e göre insanın kurtuluşu, “evet” diyerek yaşamı ve geçmişi bütünüyle
onaylamasında yatar. Bu düşünce, ebedi dönüş öğretisine bağlanır: yaşamın her anı sonsuz
kez geri gelecekse, insanın kurtuluşu ancak her şeyi seve seve kabullenmekle mümkündür.
İnsanca – Akıllılık Üzerine
Zerdüşt bu bölümde insanların “akıllılık” diye yücelttikleri şeyden söz eder. Ona göre
insanların çoğu, hayatı güvenli ve rahat yaşamak için küçük hesaplara, ölçülülüğe ve temkinli
davranışlara “akıllılık” adını verir. Bu insanca-akıllılık, aslında büyük hedeflerden ve risklerden
kaçmaktır. İnsan bu yolla kendini korur ama aynı zamanda gelişme ve yükselme fırsatını da
kaybeder.
Zerdüşt’e göre gerçek bilgelik, bu küçük akıllılığın ötesindedir. Yüce insan, risk alır,
kendi değerlerini yaratır ve hayatı tehlikeleriyle birlikte kucaklar. İnsanca-akıllılık ise sıradan
insanların yaşamı güvenceye alma çabasından ibarettir.
“Yükseklik değil: uçurumdur korkunç olan!”
En Sessiz Saat
Zerdüşt bu bölümde, kendi içinden yükselen derin bir sesle karşılaşır. Bu ses, onun en
sessiz saatinde duyulur ve ona en ağır soruyu sorar: “Senin yolun nereye gidiyor? Öğretilerini
gerçekten yerine getirmeye hazır mısın?” Bu ses, Zerdüşt’ün kendi kaderini ve öğretisini
sonuna kadar üstlenip üstlenemeyeceğini sorgular.
Zerdüşt bu anda, ebedi dönüş öğretisini bütün ağırlığıyla hisseder. Yaşamı ve geçmişi
tümüyle onaylamanın sorumluluğu, onun için büyük bir yük gibi görünür. “En sessiz saat”, bu
yüzden Zerdüşt’ün içsel sınavıdır; kendi öğretilerine sadık kalıp kalamayacağını belirleyen an.
Gezgin
Zerdüşt bu bölümde kendisini bir gezgin gibi anlatır. O, yerleşik ve rahat bir yaşamı
reddetmiş, sürekli arayış içinde olan bir yolcudur. Gezgin olmak, yalnızca mekân değiştirmek
değil, aynı zamanda düşüncelerde, değerlerde ve ruh hâlinde sürekli bir dönüşüm yaşamaktır.
Zerdüşt, her yolculuğunda hem kendisinden bir şeyler kaybettiğini hem de yeni şeyler
kazandığını söyler.
Bu bölümde gezginlik, insanın kendini aşma yolculuğunun simgesidir. Zerdüşt, “ben bir
gezginim, bir dağcıyım” der; çünkü onun yolu, hep yukarıya, daha yükseğe çıkma yoludur. Bu
yol zordur, yalnızlık ve tehlikelerle doludur ama gerçek yaşam da tam oradadır.
Hayal ve Bilmece Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, insanın varoluşunu bir bilmece ve bir hayal olarak ele alır. Hayat,
insana çoğu kez anlaşılmaz bir bilmece gibi görünür; insanlar onun anlamını çözmeye
çalışırken farklı yollar ve yorumlar üretirler. Ancak bu arayışın kendisi de hayatın bir parçasıdır.
Zerdüşt, bu bilmeceyi çözmeye çalışırken ebedi dönüş düşüncesini hatırlatır. Eğer hayat
sonsuz kere tekrar ediyorsa, insanın önündeki bilmece, yaşamı tüm ağırlığıyla kabul edip
etmeyeceğidir. Hayatın acılarını ve yüklerini de sevebilen insan, bu bilmeceyi çözmüş olur.
İstenmeden Gelen Mutluluk Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, mutluluğun peşinden koşulacak bir hedef değil, insanın kendi
yolunda yürürken beklenmedik bir anda karşısına çıkan bir armağan olduğunu söyler. Mutluluk,
istemeden ve hesaplamadan gelir; onu zorla elde etmeye çalışan, çoğu zaman eli boş kalır.
Zerdüşt’e göre gerçek mutluluk, insanın kendi değerlerini yaratma çabasında, kendini
aşma yolculuğunda ansızın beliren bir ışıktır. İnsan büyük bir amaç uğruna yaşadığında,
mutluluk yan ürün olarak ortaya çıkar; ama sırf mutluluk için yaşayan kişi, onu asla bulamaz.
Güneşin Doğuşundan Önce
Zerdüşt bu bölümde, güneşin doğuşunu beklerken yaşam ve varoluş üzerine derin
düşüncelerini dile getirir. Karanlığın içinde kendi iç sesini dinler ve hayatın anlamını sorgular.
Bu anda, özellikle ebedi dönüş düşüncesi zihninde yeniden belirir: her şeyin sonsuz kez tekrar
edeceği fikri. Bu düşünce hem ağırdır hem de insana yaşamı bütünüyle sevmeyi öğretir.
Güneşin doğuşunu bekleyen Zerdüşt, yeni bir başlangıcın da simgesini görür.
Karanlıktan sonra gelen aydınlık gibi, insan da kendi karanlığından geçip ışığa ulaşabilir. Bu
bölüm, Zerdüşt’ün kendi öğretisini daha da derinden kavradığı, içsel bir aydınlanma anıdır.
Küçülten Erdem Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, insanı küçülten erdemlerden söz eder. Toplumda övülen birçok
erdem, aslında insanın kendi gücünü ve yaratıcılığını bastırır. İtaat, alçakgönüllülük ya da
kanaatkârlık gibi erdemler, görünüşte iyiymiş gibi durur ama gerçekte insanı sürüye uymaya
zorlar.
Zerdüşt’e göre bu tür erdemler, yaşamı çoğaltmak yerine küçültür. İnsan, başkalarının
onayını kazanmak için kendi içindeki gücü bastırır ve sonunda sıradanlaşır. Oysa gerçek
erdem, insanı daha güçlü kılan, onun kendini aşmasına yardım eden erdemdir.
Zeytindağı’nda
Zerdüşt bu bölümde, kendisini yükseklerde bir zeytin ağacının gölgesinde dinlenirken
tasvir eder. Zeytindağı’ndaki bu yalnızlık, onun için bir içsel dinginlik ve düşünme zamanıdır.
Burada Zerdüşt, insanlarla paylaştığı öğretilerden sonra yeniden yalnızlığa çekilir ve kendi
yolculuğunu değerlendirir. Yalnızlık, onun için kaçış değil; daha güçlü geri dönmek için bir
hazırlıktır.
Zeytindağı’nda, Zerdüşt yaşamı ve öğretisini sessizlik içinde yeniden tartar. İnsanlardan
uzak bu mekân, ona özgürlük ve berraklık sağlar. Onların gürültüsünden ve sürü hâlinden
sıyrılarak, kendi hakikatine yaklaşır.
“Kiminin yalnızlığı hastanın kaçışıdır; kiminin yalnızlığıysa hastalardan kaçıştır.”
Önünden Geçip Gitmek Üzere
Zerdüşt bu bölümde, insanlarla karşılaşmasını ve onların önünden geçip gitmesini
anlatır. İnsanlar, kendi küçük kaygıları, tutkuları ve çıkarları içinde yaşarlar; Zerdüşt ise onların
arasında yabancı gibi durur. O, onların dünyasına ait değildir, çünkü kendi yolunu ve öğretisini
taşır.
İnsanların önünden geçip gittiğinde, aslında onların yaşamını küçümsemez; fakat
kendisinin farklı bir yolda olduğunu bilir. Onun amacı, sıradan kalabalıkların peşinden gitmek
değil, kendi yolculuğunu sürdürmek ve üstinsana giden yolu işaret etmektir. Bu yüzden onların
arasında sadece bir yolcu gibi görünür ve sonra yollarını ayırır.
Dönekler Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, bir zamanlar yüksek idealler peşinde koşmuş ama sonra bu
yoldan vazgeçmiş insanlardan söz eder. Bu dönekler, başlangıçta cesur ve yaratıcı görünür,
fakat zorluklar karşısında geri çekilirler. Büyük hedeflerinden vazgeçip kolay olanı seçerler.
Zerdüşt’e göre dönekler, en tehlikeli insanlardandır; çünkü bir zamanlar yükseklere
çıkmış, sonra düşmüşlerdir. Onların düşüşü, sıradan insanlarınkinden daha ağırdır. Yarı yolda
kalan bu insanlar hem kendi ruhlarını hem de başkalarını zehirler.
“Böyle olacak benim ölümüm, gülmekten boğulacağım, eşekleri sarhoş gördüğümde
ve gece bekçilerinin tanrıdan kuşkulandığını duyduğumda.”
Yurda Dönüş
Zerdüşt bu bölümde, uzun yolculuklardan ve deneyimlerden sonra yeniden kendi
yurduna, dağındaki mağarasına döner. İnsanlarla paylaştığı öğretilerden, yaşadığı hayal
kırıklıklarından ve karşılaştığı zorluklardan sonra tekrar yalnızlığına kavuşur. Bu dönüş, bir
kaçış değil, güç toplama ve yeniden düşünme zamanıdır.
Mağarasına döndüğünde onu kartalı ve yılanı karşılar; bu iki hayvan onun yoldaşlarıdır
ve bilgelik ile gücü simgelerler. Zerdüşt, yeniden kendi mekânında, kendi öğretisini
derinleştirmeye hazırdır. Bu dönüş, yolculuğunun bittiği değil, yeni bir evresinin başladığı
anlamına gelir.
“Kendilerine “iyiler” diyenlerin en zehirli sinekler olduklarını gördüm; tüm
masumiyetleriyle sokar, tüm masumiyetleriyle yalan söylerler.”
Üç Kötü Üzerine
Zerdüşt bu bölümde insanların en çok kaçtığı üç şeyden, yani üç “kötü”den söz eder:
şehvet, iktidar hırsı ve bencillik. Toplum bu tutkuları kötü diye damgalar, insanları onlardan
uzak durmaya çağırır. Oysa Zerdüşt’e göre bu üç şey, doğru şekilde kullanıldığında insanın
gelişmesi için zorunludur.
Şehvet, yaşamın ve yaratmanın gücüdür; iktidar hırsı, güç istencinin bir ifadesidir;
bencillik ise insanın kendini korumasını ve değer yaratmasını sağlar. Bunlar körce
yaşandığında insanı yıkar, ama bilinçli bir şekilde yönlendirildiğinde yükseltir. Bu yüzden
Zerdüşt, toplumun “kötü” dediği bu üç özelliği yaşamın ve insanın gücünün kaynakları olarak
görür.
“Düşüncelerimin ve sözcüklerimin etrafına çit çekmek istiyorum ki, bahçeme domuzlar
ve bağnazlar girmesin.”
Ağırlığın Tini Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, insanın ruhunu ezen ve onu aşağı çeken “ağırlığın tini”nden söz
eder. Bu tin, insanın yaşama karşı duyduğu suçluluk, pişmanlık ve hınç duygularıdır. İnsan
geçmişe bakar, “keşke böyle olmasaydı” diye düşünür ve kendini zincirler. Bu düşünceler,
yaşamı onaylamasını engeller ve onu ağırlaştırır.
Zerdüşt’e göre bu ağırlığın tini, insanın en büyük düşmanıdır. Çünkü insanı yaşama
“evet” demekten alıkoyar. Oysa gerçek bilgelik, geçmişi olduğu gibi kabul etmek ve yaşamı
bütün ağırlığıyla sevmektir. Bu düşünce, ebedi dönüş öğretisine bağlanır: yaşamın her anı
sonsuz kez geri gelecekse, insanın kurtuluşu bu ağırlığı taşımayı değil, sevinçle onaylamayı
öğrenmektir.
“İnsanı keşfetmek zordur, insanın kendisini keşfetmesiyse en zorudur; çoğu kez tin
yalan söyler ruh hakkında.”
“İşte budur benim öğretim: bir gün uçmayı öğrenmek isteyenin önce ayağa kalkmayı ve
yürümeyi ve koşmayı ve tırmanmayı ve dans etmeyi öğrenmesi gerekir: uçmak uçarak
öğrenilmez birdenbire!”
“Ve hiç sevmedim yol sormayı, hep ters geldi bu beğenime! Yolları yollara sormayı ve
denemeyi sevdim hep.”
Eski ve Yeni Levhalar Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, toplumların bugüne kadar uymuş olduğu eski levhalardan, yani
eski değerlerden söz eder. Bu eski levhalar; itaat, alçakgönüllülük, fedakârlık gibi sürü ahlakını
temsil eden kurallardır. İnsanlar yüzyıllar boyunca bu değerleri kutsal saymış, onların altında
yaşamışlardır.
Fakat Zerdüşt’e göre bu levhaların zamanı dolmuştur. Çünkü onlar artık yaşamı
yüceltmek yerine küçültmektedir. İnsan, yeni levhalar yaratmalı, yani kendi değerlerini kendisi
koymalıdır. Yeni levhalar, insanın güç istencine, yaratıcı yanına ve yaşamı olumlamasına
dayanır. Zerdüşt, her büyük insanın bir “yasa koyucu” olduğunu, eskiyi yıkarak yeni değerler
getirdiğini söyler.
“İnsanların arasına geldiğimde, eski bir kibrin üstünde oturuyorlardı: hepsi de insan için
neyin iyi ve neyin kötü olduğunu çok zamandır bildiklerini sanıyordu.”
İyileşmekte Olan
Zerdüşt bu bölümde, yaşadığı derin yalnızlık ve ağır düşüncelerden sonra bir tür
iyileşme sürecine girdiğini anlatır. Öncesinde ebedi dönüş düşüncesinin ağırlığı onu neredeyse
hasta etmiş gibidir; çünkü bu fikir, hayatı bütünüyle onaylamayı ve her şeyin sonsuz tekrarına
“evet” demeyi gerektirir. Bu yük, onun ruhunu sarsar.
Fakat zamanla Zerdüşt bu fikri kabullenmeye başlar. Onun için iyileşmek, geçmişi ve
yaşamı olduğu gibi sevmeyi öğrenmektir. Acıları, yalnızlıkları, zorlukları reddetmeden, onları
da yaşamın bir parçası olarak kucaklar. Böylece yeniden güçlenir ve coşku kazanır.
Büyük Özlem Üzerine
Zerdüşt bu bölümde içini dolduran derin bir özlemden söz eder. Bu özlem, sıradan
mutluluklara ya da geçici hazlara yönelik değildir; daha yüce bir yaşamın, üstinsanın ve ebedi
dönüşün kabulüne yönelmiş bir özlemdir. Onun ruhu, insanda henüz gerçekleşmemiş olan
büyük olana doğru yanar.
Bu özlem, aynı zamanda Zerdüşt’ün yalnızlığını da artırır; çünkü onun duyduğu şeyi çok az
insan anlayabilir. İnsanlığın büyük çoğunluğu küçük hedeflerle yetinirken, Zerdüşt’ün yüreği
daha yüce olana kavuşmak için yanar. Bu yüzden “büyük özlem”, hem bir acı hem de insanı
ileriye taşıyan en güçlü itki olarak sunulur.
Öteki Dans Şarkısı
Bu bölümde Zerdüşt, yaşamı yeniden bir dansla anlatır ama bu kez karşısına “yaşamın
kadını” çıkar. Onunla konuşur, ona seslenir. Yaşam, Zerdüşt’e karşı hem çekici hem de
aldatıcıdır; insanı bazen acıyla, bazen mutlulukla sınar. Zerdüşt, yaşamın bu oyunbaz doğasını
bilir ama yine de onu sever.
Dans burada yine yaşamın sembolüdür: hafiflik, coşku, sürekli hareket. Zerdüşt,
yaşamın karşısında ne olursa olsun “evet” demek gerektiğini, onunla birlikte dans etmeyi
bırakmamak gerektiğini söyler. Bu bölüm, ebedi dönüş düşüncesini daha şiirsel bir şekilde dile
getirir: yaşam, sonsuz kez tekrar etse de onunla dans etmeyi sürdüreceğiz.
Yedi Mühür
Bu bölüm, Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün en önemli ve en şiirsel kısımlarından biridir.
Zerdüşt burada, yaşamın tüm yönlerini — acıyı, yalnızlığı, sevinci, ölümü ve ebedi dönüşü —
bir kez daha yüksek sesle onaylar. “Yedi mühür” ifadesi, onun bu onayını pekiştiren yedi kez
tekrarlanan evettir.
Zerdüşt, hayatın en ağır yükünü, yani her şeyin sonsuz kez tekrar edeceği ebedi dönüş
düşüncesini kabul eder. Yalnızlığını, dostluklarını, düşmanlarını, hatta en büyük acılarını bile
yeniden yaşamayı ister. Çünkü gerçek kurtuluş, yaşamın bütününü sevebilmekten geçer. Bu
bölüm, Zerdüşt’ün yolculuğunun doruk noktasıdır. Artık o, yaşamı sonuna kadar kucaklayan,
ebedi dönüşe evet diyen bir bilge haline gelmiştir.
Bal Adağı
Zerdüşt bu bölümde, bilgeliğini ve öğretilerini bal ile karşılaştırır. Nasıl ki arı balı büyük
bir emekle toplar ve biriktirirse, Zerdüşt de yıllar boyunca kendi düşüncelerini ve bilgeliğini
toplamış, biriktirmiştir. Fakat şimdi bu balı saklamanın bir anlamı kalmamıştır; onu paylaşma,
insanlara sunma zamanı gelmiştir.
Bal adağı, Zerdüşt’ün kendisini bir tür adak gibi sunması anlamına gelir. O, bilgeliğini
insanlara armağan etmek ister. Ancak bunu yaparken, insanlığın çoğunun bu balı
anlayamayacağını da bilir. Yine de yolunun bir parçası olarak, sahip olduğu bilgeliği
başkalarıyla paylaşmak zorundadır.
Yardım Çığlığı
Zerdüşt bu bölümde, kendi ruhunun derinliklerinden yükselen bir yardım çığlığını duyar.
Bu çığlık, hem kendi içindeki yalnızlığın hem de insanlığın kurtuluş için duyduğu özlemin
sesidir. Zerdüşt, insanlara yol göstermek istemesine rağmen onların çoğunun onu
anlamadığını bilir. Bu yüzden içinde büyük bir yalnızlık ve yük hisseder.
Yardım çığlığı, aslında Zerdüşt’ün kendi içindeki çağrıdır: insanın üstinsana doğru
yürüyebilmesi için yeni değerlere ihtiyacı vardır. Bu çığlık, eski değerlerin yıkıldığını, ama
yenilerinin henüz tam olarak kurulmadığını haber verir. Zerdüşt, bu boşluğun ağırlığını sırtında
taşır.
Krallarla Konuşma
Zerdüşt bu bölümde, yolda karşılaştığı iki kralla konuşur. Bu krallar, halkın başında
olsalar da kendilerini yorgun ve boş hissetmektedirler. Çünkü onlar yönetmelerine rağmen artık
gerçek anlamda bir amaç bulamamışlardır. Halklarına yol göstermek isterken, aslında kendi
yollarını kaybetmişlerdir.
Zerdüşt, krallara insanlığın geleceğinin yeni değerlerde ve üstinsanda olduğunu söyler.
Eski düzenin, geleneksel yönetimlerin ve halkın beklentilerinin artık bir anlamı kalmamıştır.
Krallar da Zerdüşt’ün sözlerinde bir hakikat görür ve onun öğretilerine kulak verirler.
Sülük
Zerdüşt bu bölümde, yolculuğu sırasında bir düşünürle karşılaşır. Bu kişi, başkalarının
acılarını sömürerek yaşayan biridir ve Zerdüşt onu “sülük”e benzetir. Sülük nasıl kan emerek
yaşarsa, bu tip insanlar da başkalarının acılarından beslenir, onları sürekli kanatır ve kendisine
bağımlı hale getirir.
Zerdüşt’e göre bu tür kişiler, aslında yaşamı büyütmez; tam tersine, acıyı çoğaltır ve
insanı zayıflatır. Onların bilgeliği veya sözleri, gerçekte başkalarını güçlendirmek için değil,
kendi varlıklarını sürdürmek içindir. Bu yüzden Zerdüşt, sülük gibi yaşayanlardan uzak durmayı
öğütler.
Büyücü
Zerdüşt bu bölümde bir büyücüyle karşılaşır. Büyücü, insanlara sahte görüntüler ve
duygular sunar; onların ruhunu yanıltır. O, gözyaşları ve acı sözleriyle insanları etkiler ama
aslında kendi içinde boş ve sahte bir kişidir. Büyücü, hakikati göstermek yerine illüzyonlar
yaratır, insanları duygusal olarak avucunun içine alır.
Zerdüşt, büyücünün bu halini fark eder ve ona inanmaz. Çünkü büyücünün sözleri
hakikatten değil, hileden ve gösterişten doğmaktadır. Zerdüşt için gerçek bilgelik, acının ve
hayatın üstünü örten bu sahte duygularda değil, yaşamın kendisini doğrudan kabul etmekte
yatar.
Hizmet Dışı
Zerdüşt bu bölümde, artık halkın arasında değil, kendi yolunda yürüyen ve toplumdan
kopmuş bir insan tipinden söz eder. Bu kişi, bir zamanlar görevler üstlenmiş, hizmet etmiş ama
sonunda yorulmuş ve hizmet dışı kalmıştır. Artık ne başkalarına yol gösterebilir ne de topluma
uyum sağlayabilir.
Zerdüşt’e göre bu hizmet dışı kalanlar ne eski düzenin insanı ne de yeni değerlerin
yaratıcısıdır. Arada kalmış, tükenmiş bir tiptir. Onların bilgeliği yok değildir, ama bu bilgelik
yaşamı büyütmez; daha çok yorgunluk ve geri çekilme şeklinde ortaya çıkar.
En Çirkin İnsan
Zerdüşt bu bölümde yolculuğu sırasında “en çirkin insan”la karşılaşır. Bu kişi Tanrı’yı
öldüren insandır. Tanrı’ya inanç, insanların yaşamına anlam katıyordu; fakat bu insan, Tanrı’nın
yalan olduğunu fark etmiş ve onu ortadan kaldırmıştır. Ancak Tanrı’yı öldürdükten sonra geriye
büyük bir boşluk kalmış, bu yüzden kendisi de çirkinleşmiştir.
En çirkin insan, Tanrı’nın bakışına dayanamadığını, onun yargılayan gözünden kaçmak
için Tanrı’yı öldürdüğünü söyler. Böylece Tanrı’nın ölümü, Nietzsche’nin “Tanrı öldü”
düşüncesinin kişileştirilmiş hâli olarak anlatılır. Zerdüşt, bu insanın sözlerinden hem bir hakikat
hem de derin bir acı duyar. Çünkü Tanrı’nın ölümü, özgürlük getirdiği kadar büyük bir yalnızlık
ve anlamsızlık da doğurur.
Gönüllü Dilenci
Zerdüşt bu bölümde, gönüllü bir dilenciyle karşılaşır. Bu kişi, kendi isteğiyle malını
mülkünü bırakmış, yoksulluğu seçmiştir. Ancak onun bu tavrı gerçek bir bilgelikten değil,
dünyaya ve hayata küskünlükten kaynaklanmaktadır. Gönüllü dilenci, kendini yüceltmek ve
başkalarının gözünde farklı görünmek için yoksulluğu tercih etmiştir.
Zerdüşt, bu tür bir yoksulluğu eleştirir. Çünkü gerçek erdem, yaşamı küçümsemek ya
da ondan kaçmakla değil, hayatı bütün zenginliğiyle kucaklamakla olur. Gönüllü dilenci ise
varlığını, kendi eksikliklerini gizlemek için kullanır.
Gölge
Zerdüşt bu bölümde kendi gölgesiyle karşılaşır. Gölge, onun peşini bırakmayan,
karanlık taraflarını temsil eden bir figürdür. Bu gölge, Zerdüşt’ün yolunu izler ama onun gibi
yaratıcı ve güçlü değildir. Daha çok huzursuzluk, kararsızlık ve zayıflıkla doludur.
Gölge, Zerdüşt’e insanın kendi içindeki ikiliği hatırlatır: yüksek idealler ve güç istenci bir
yanda, korkular ve zayıflıklar diğer yanda. Zerdüşt bu gölgeyle yüzleşirken, kendi yolunun ne
kadar yalnız ve zor olduğunu yeniden fark eder.
Öğle Vakti
Zerdüşt bu bölümde bir eşikte durur: tam öğle vaktidir. Öğle vakti, en yüksek aydınlığı
ve en yoğun ışığı simgeler; gölgelerin en kısa olduğu andır. Bu an, Zerdüşt için hem bir doruk
hem de büyük bir sınavdır. Çünkü burada ebedi dönüş düşüncesi tüm ağırlığıyla karşısına
çıkar.
Zerdüşt, yaşamın bütününü — acılarını, yalnızlıklarını, sevinçlerini — sonsuz kez
yeniden yaşamayı kabul edip edemeyeceğini sorgular. Öğle vaktindeki bu sessizlik ve ışık, ona
yaşamı tamamen onaylama çağrısıdır. O da bu çağrıya “evet” demeye hazırlanır.
Selamlaşma
Zerdüşt bu bölümde yolculuğu sırasında farklı insanlarla yeniden karşılaşır. Daha önce
tanıştığı bazı figürler ona yaklaşır ve selam verirler. Bu selamlaşma, bir tür tanıma ve kabul
etme işaretidir. Her biri, kendi eksiklikleriyle ve kusurlarıyla Zerdüşt’ün yoluna katılır.
Bu bölüm, Zerdüşt’ün yalnız olmadığını göstermeye başlar. Daha önce eleştirdiği ya da
eksik gördüğü kişiler, şimdi onun çevresinde toplanmaya başlar. Onların selamı, bir yandan
Zerdüşt’ün etkisinin büyüdüğünü gösterir, bir yandan da yeni bir topluluğun şekillenmekte
olduğunun işaretidir.
Akşam Yemeği
Zerdüşt bu bölümde, yol boyunca karşılaştığı farklı insanlarla birlikte bir akşam
yemeğinde buluşur. Masada krallar, büyücü, en çirkin insan, gönüllü dilenci, gölge gibi daha
önce tanıdığımız figürler de vardır. Her biri kendi özelliğini ve zaafını taşısa da hepsi Zerdüşt’ün
çevresinde toplanmıştır.
Bu akşam yemeği, sıradan bir yemek değil, farklı tiplerin bir araya gelmesiyle oluşan
sembolik bir birliktir. Onların varlığı, Zerdüşt’ün düşüncelerinin etrafında toplanan yeni bir
topluluğu simgeler. Ancak bu topluluk kusursuz değildir; her biri kendi eksiklikleriyle oradadır.
Daha Yüce İnsan Üzerine
Zerdüşt bu bölümde, akşam yemeğinde bir araya gelen farklı tipler üzerinden “daha
yüce insan” kavramını tartışır. Krallar, büyücü, en çirkin insan, gönüllü dilenci, gölge gibi
figürlerin hepsi toplumun alışılmış insan tiplerinin ötesindedir; ama yine de Zerdüşt’ün öğrettiği
üstinsan seviyesine ulaşamazlar.
Onlar eski değerleri reddetmiş, fakat henüz yeni değerler yaratamamış insanlardır. Bu
yüzden “daha yüce insanlar” olarak anılsalar da, hâlâ eksik ve yarım kalmışlardır. Zerdüşt, bu
insanların üstinsana giden yolda birer geçiş aşaması olduklarını görür; onları küçümsemez
ama yeterli de bulmaz.
Efkâr Şarkısı
Bu bölümde akşam yemeğine katılan “daha yüce insanlar” kendi üzüntülerini ve
acılarını dile getirirler. Her biri geçmişinden, hayal kırıklıklarından, yaşadığı eksikliklerden söz
eder. Bir çeşit ağıt havası vardır; hepsi, yaşamı gerçekten olumlamaktan uzak olduklarını
gösterir.
Bu “efkâr şarkısı”, onların hâlâ yenilmiş, yorgun ve karamsar olduklarının işaretidir.
Zerdüşt ise bu şarkıyı dinlerken onların eksikliklerini daha iyi fark eder. Onlar sıradan insanların
ötesindedir ama üstinsana ulaşacak güçleri de yoktur; bu yüzden kendi acılarında ve
melankolilerinde oyalanırlar.
Bilim Üzerine
Bu bölümde Zerdüşt’ün çevresinde toplanan “daha yüce insanlar”, bilime bakışlarını
ortaya koyarlar. Onlara göre bilim, uzun arayışlardan sonra insana kesinlik ve güven sunacak
bir yol gibi görünür. Ancak Zerdüşt, bilimi de eleştirir. Ona göre bilim, hakikati bütünüyle
kavrayamaz; sadece parçalar halinde açıklar. Bilim, insanın içindeki en derin özlemleri ve
anlam arayışını karşılamaz.
Zerdüşt, bilimin yalnızca araç olduğunu vurgular. O, insanı daha yüce değerlere
ulaştıracak bir hedef değildir. Bilim, hayatı anlamak için bir yöntem sunsa da, insanın yaşama
sevinci, yaratıcı gücü ve üstinsan idealinin yerini alamaz.
Çölün Kızları Arasında
Bu bölümde Zerdüşt’ün çevresinde toplanan “daha yüce insanlar” sahneye çıkar. Onlar,
çölde karşılaştıkları kadınlardan söz ederler. Bu kadınlar, dünyevi zevkleri ve tutkuları temsil
eder. Yüce insanlar bu kadınların cazibesine kapılmış, onlarla vakit geçirerek kendilerini
avutmuşlardır.
Bu anlatım, onların hâlâ zayıflıklarını aşamadıklarını, tutkuların ve arzuların çekimine
yenildiklerini gösterir. Çölün kızları, aslında onların içsel boşluğunu doldurmak için yöneldikleri
geçici şeyleri simgeler. Böylece daha yüce insanlar, üstinsana giden yolda hâlâ eksik ve
olgunlaşmamış olduklarını ortaya koyar.
Uyanış
Bu bölümde Zerdüşt’ün etrafında toplanan “daha yüce insanlar” şaşırtıcı bir biçimde bir
eşeğe tapınmaya başlarlar. Onlar, eski inançlarını geride bırakmış, yeni değerlere ulaşamamış,
arada kalmış kimselerdir. Bu boşluk içinde, en sıradan ve anlamsız şeye, yani eşeğe tanrısal
bir değer atfederler.
Eşeğin önünde diz çöker, ona ilahiler söyler ve adeta bir dini ayin gerçekleştirirler. Bu
durum, Zerdüşt için büyük bir hayal kırıklığıdır. Çünkü daha yüce insanlar bile, yeni değerler
yaratmak yerine eski alışkanlıkların ve kör inançların farklı bir kılıkla geri dönüşüne
kapılmışlardır.
Eşek Bayramı
Bu bölümde Zerdüşt’ün çevresinde toplanan “daha yüce insanlar”, eşeğe tapınmalarını
bir adım daha ileri götürerek bir çeşit bayram düzenlerler. Eşeği kutsar, ona ilahiler söyler, diz
çökerek önünde eğilirler. Onların bu davranışı, insanın boşluk ve çaresizlik içinde en anlamsız
olana bile kutsallık yükleyebileceğini gösterir.
Bu sahne, Nietzsche’nin özellikle dinlerin kökenine yönelik sert bir eleştirisidir. Çünkü
insanlar eski tanrılara inanmayı bıraksa bile, yeni değerler yaratamadıkları sürece mutlaka
başka bir şeye tapınacak, en sıradan nesneleri bile kutsallaştıracaktır. Eşek bayramı, bu
zayıflığın ve insanın kolayca düşebileceği gülünç durumun sembolüdür.
Zerdüşt ise bu manzarayı sessizce gözlemler. Daha yüce insanların hâlâ üstinsana
hazır olmadıklarını, kendi yolunu yalnız sürdürmesi gerektiğini anlar.
Uyurgezerin Şarkısı
Bu bölüm, Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün en son kısımlarından biridir ve kitabı bir tür şiirsel
kapanışla tamamlar. Zerdüşt burada, bir “uyurgezerin şarkısı”nı dile getirir. Bu şarkıda derin bir
huzur, kabulleniş ve dinginlik vardır. Yol boyunca yaşadığı yalnızlıklar, acılar, mücadeleler ve
hayal kırıklıkları sonunda, Zerdüşt artık yaşamı tümüyle onaylamış ve ebedi dönüşü kabul
etmiştir.
Uyurgezerin şarkısı, bilinç ile bilinçsizlik arasında söylenmiş gibidir: sanki yarı uykuda,
yarı uyanık bir ruhun sesi. Burada Zerdüşt, hayatın bütününe evet der; acıya, yalnızlığa,
mücadeleye, sevince… Her şeyin sonsuzca tekrar edeceğini bilmesine rağmen, yaşamı
sevinçle kucaklamayı seçer.
“Ey Zerdüşt, sen sandığımdan daha dindarsın böyle bir inançsızlıkla! İçindeki bir tanrı
döndürmüş seni dinden, tanrısızlığa.”