Zannımca, kitapların bizi içine çekmek için sürükleyici olması gerekir, kelimelerle bizi mest etmesi gerekir, ilginç gelmesi gerekir çünkü ilginç olmayan bir şeyi okumak istemeyiz. Herkesin hayatında bulunan sıradan şeyleri anlatan kitaplar değildir bugünün en başarılı bulunan kitapları. Nadir hayatları okur, onların içinden kendi hayatımız için farklı bakış açıları edinmek isteriz.
Bu kitabın elli beş sayfasının ilk 30 sayfasında sadece bir kadının bir adama aşık olmasının birbirine benzeyen süslü cümleler ile anlatıldığını görüyoruz. Eğer kısa bir öykü okuyorsam, yarısından fazlasının tek bir cümle (Ben o adama aşığım) üzerine yazılmamış olmasını dilerdim bu öykünün. Aşk zaten hepimizin başından illa ki geçen bir olgudur. Aşk üstüne hepimiz bir çok hikaye dinlemişizdir; Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin vs.
Aşkı için dağları delen bir adamın hikayesini dinledikten sonra kimsenin sokağın aşağısına inip sevdiği adamın odasının ışıklarını izleyen bir kızın hikayesini ilginç bulacağını düşünmüyorum. Böyle bir hikaye elbette yazılabilir ancak ışıkları izlediğini 30 sayfa boyunca okumak kitaba sürükleyiciliğini kaybettirir.
İşte Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu da bu kaderi yaşıyor. Seven neyi için sevdi bilmem ama aynı şeyleri okumak, üstüne kalan 25 sayfada gelişen (ya da gelişemeyen) olayların ilgi çekici olmaması bu kadar ünlü bir yazara karşı ilgimin kaybolmasına sebep oldu.
Kitap okumak çok zaman alan bir iş, açıkçası böyle kitaplar okuduktan sonra zaman harcadığıma pişman oluyorum.