Fizyolojik açlıktan varoluş sancılarına tanıklık ettiğimiz bir süreç. Otobiyografik bir eser olduğu için okuduğum her satırda karakteri Knut Hamsun olarak düşündüm. Yoksulluk içinde yaşayıp gururuyla ve onuruyla savaşan oldukça prensipli bir karakter. Prensip dediysem de ciddi anlaşılmasın açlıktan ölme noktasına gelmesine rağmen üstüm başım iyi görünmüyor, aman fakirliğim anlaşılmasın diye geceleri dışarı çıkmayayımdan öteye gidemeyen bir prensip. Kitabı okuduğum belli bir müddetçe karakteri yargılamaktan kendimi alıkoyamadım. Bir insan nasıl bu kadar çabasız olur diye düşündüm çoğu zaman da karakterin mazoşist olduğundan emin bir şekilde ilerledim. Çünkü neredeyse bütün eylemleri kendisini cezalandırmaya yönelikti bunu da sık sık dile getiryordu zaten. Karakter o kadar açtı ki benim iştahım kapandı hatta bazen midem bulandı. Fakat kitap ilerlemeye devam ettikçe o açlık hissini yer yer deneyimledim diyebilirim. Kasaptan et isteyene kadar da karaktere oldukça sinir oluyordum. Kasaptan aldığı kemikleri açlığa alıştığı için hazmedemeği yerde gerçekten çok üzüldüm. O hissi iliklerine kadar hissettim belki de karakterle ilk kez empati kurdum genelde çabalamayan memnuniyetsiz insanlara tahammül edemem bu abiye de maalesef edemedim yine de güzel bir kitaptı. (Nazi muhabbetleri yüzünden ön yargılı okudum. Kendi ülkesinin çocukları acılar içindeyken aldığı Nobel Edebiyat Ödülünü Hitlere ithaf ettiği söylenir
. Norveçli olsam kapısına kitap bırakmakla yetinmezdim.)