Bu kitabı ancak iki haftada bitirebildim. Her cümle, zihnime ağır bir taş gibi düştü; birini yerleştirmeden diğerine geçemedim. Ama belki de Aristoteles’in gücü tam burada: kolay okunmuyor, kolay hazmedilmiyor, ama okuyanı dönüştürüyor.
Aristoteles’in ruh kavrayışı bana şunu düşündürdü: Ruh, ayrı bir töz değil, bedenin bir işlevi. Yani Aristoteles için ruh, gökten inmiş ilahi bir kıvılcım değil; yaşayan bedenin formu, düzeni, özü. Bu yaklaşım o kadar devrimci ki… Ruh, metafizik bir sis olmaktan çıkıyor, varlığın tam kalbine yerleşiyor.
Okurken en çok etkilendiğim kısım, ruhun farklı yetileri üzerine yaptığı ayrım oldu: besleyici ruh (bitkilerde), duyumsayan ruh (hayvanlarda), akleden ruh (insanda). Bu ayrım, insanı evrenin merkezine oturtmuyor; aksine onu bütün canlılarla aynı zincirin halkası yapıyor. Sanki Aristoteles şunu fısıldıyor: İnsan, ayrıcalıklı olduğu için değil, aynı zincirin en bilinçli halkası olduğu için insandır.
Aklın ikiye ayrılışı — pasif akıl ve etkin akıl — beni en çok zorlayan ama en çok düşündüren noktaydı. Pasif akıl, potansiyelin ta kendisi; etkin akıl ise o potansiyeli gerçekliğe çeviren güç. Yani biz, sadece “düşünebilme” yetimizle değil, o düşünceyi fiile dönüştürme cesaretimizle insanız.
Kitabı kapattığımda bana kalan şey şuydu: Ruh, göğe ait bir sır değil, varlığın biçimi. Bizler ruhlarımızla bedenlerimizi taşımıyoruz; bedenlerimizle ruhlarımızı görünür kılıyoruz.
Ve Aristoteles bana aslında en basit, en sarsıcı hakikati söylemiş oldu: Ruh, uzaklarda aranacak bir sır değil; bizatihi yaşadığımızın kendisidir.