"O kitaplar zaten yazılmıştı."
10/10
·517 syf.··
2025 5. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 05 Mayıs 2025 00:00
Nasıl başlamam gerektiğini bilmiyorum, duygularım içimde bir taşkın ama dışarı nasıl vuracağım hakkında bir fikrim yok, şimdiden sürçü-lisan ettiysem affola. Kitabı okuyalı iki ayı aşkın süreyi geçti, ama hala etkisinden çıkabilmiş değilim. " Neden bu güne kadar okumadım? " diye kendime çokça kızdım ama sonrasında her şeyin zamanını beklediğini kendime hatırlatarak bu yolculuğa devam ettim. Martin Eden, hayatım boyunca etkisinden çıkamayacağım kitaplardan birisi olarak her zaman kitaplığımın en güzel köşesinde benimle birlikte duracak. Bu kadar laf-ı güzaf yettiyse kitabımıza başlayabiliriz. Kitaba ilk başladığımda; gözü pek, yoksul ve kaba bir denizci olan Martin Eden'in , aşık olduğu kadının gözüne girmek için dünya çapında tanınan bir yazar olma mücadelesini okuyacağımı sanmıştım. Olaylar da klasik gelişiyor gibiydi. Martin, bir kavga sırasında zengin ve entelektüel bir aile çocuğu olan Arthur'u kurtarır. Bunun üzerine Arthur ona teşekkür etmek ve gününe biraz hareket katmak için Martin'i evine davet eder. Daha Martin içeri girer girmez yüzümüze çarpan şey, toplum çatışması ve sınıfsal farklılıktır. İlk bakışta roman "zengin kız-fakir oğlan" hikayesini çağrıştırır. Ama kısa sürede anlarız ki mesele bundan çok daha büyüktür: burada bir aydın-halk çatışması işlenmektedir. Martin'in hayatı bu davetten sonra tamamen değişir. Evde tanıştığı Ruth, onun için güzelliğin, kültürün, entelektüelliğin ve erişilmezliğin simgesidir. Ruth'u gördüğü andan itibaren, kendi dünyasının bir bataklık olduğunu düşünür. Ruth'un üniversite öğrencisi olduğunu öğrenince ise içindeki uçurum daha da derinleşir. Onunla arasındaki mesafeyi kapatmak için okumaya , öğrenmeye, yazmaya başlar. Adeta bir "bilgi oburuna" dönüşür: Sayfa 11 'de şöyle der: " Karşısında yaşamaya değer bir şey vardı işte; kazanmak için savaşmaya, mücadele etmeye ve evet, uğrunda ölmeye. Kitaplar haklıydı. Dünyada böyle kadınlar da vardı." Böylece Martin'in mücadelesi başlar. Ancak 37. bölümden sonra hikayenin yönü değişir. Bir zamanlar hayranlık duyduğu yüksek sınıfın, entelektüel çevrelerin içinin boş olduğunu, erdem diye gösterilen şeyin aslında bir sahtekarlık olduğunu fark eder. O anda şunu söyler: " Halbuki düşünsene, bir zamanlar bütün masumiyetinle yüksek makamlara oturan, güzel evlerde yaşayan, banka hesabı olan eğitimli insanların ne kadar değerli olduklarına inanırdım." Martin'in yaşadığı bu hayal kırıklığı, onun çığlığa dönüşmesidir. İşte tam bu yüzden kitap beni derinden etkiledi. Çünkü bu, yalnızca mücadele eden bir adamın değil, anlaşılmak için çırpınan bir adamın hikayesiydi. Kendime rastlamaktı aslında. Martin'in isyanlarında kendimi görmekti. Anlaşıldığımı hissetmekti. Hepimiz zaman zaman anlaşılmadığımızı hissetmez miyiz? Ne kadar çabalasak da bir şeyleri anlatamadığımızı, sonunda anlatmaktan vazgeçtiğimizi fark etmez miyiz? Gözümüzde büyüttüğümüz yerlere gelmek için çabalarız , ama yolun sonunda aslında çektiğimiz bu cefanın uğruna çekilen yola değmediğini fark etmez miyiz? Martin'in hayal kırıklıkları sadece toplumla sınırlı değildir. Ruth, başta ilham perisi gibi görünür; Martin'in yazma ve yükselme arzusunu ateşler. Ama sınıfsal beklentiler ve toplumsal onay arayışıyla Martin'i yarı yolda bırakır. Başarıya ulaştığında ise, toplum onu alkışlar ama aslında "O kitaplar zaten yazılmıştı." Onu alkışlayan insanlar aslında ilk başta onu reddetmiş, dışlamış insanlardır. Martin fark eder ki, insanlar onun eserini değil, şöhretini takdir etmektedir. İşte bu, en derin hayal kırıklığıdır: Sevgi, saygı ve onay, başarıya değil şöhrete bağlıdır. Martin'in hikayesi bu noktada yalnızca bireysel bir hayal kırıklığı değil, aynı zamanda bir sistem eleştirisi haline gelir. Sürekli okumak ve yazmak isteyen Martin, bir yandan da hayat mücadelesi ile boğuşmaya devam eder. Kapitalist sistem onu, beden gücünü satmaya zorlar. Daha sonra yazılarını paraya çevirmeye çalışsa da, bu kez kendi fikirlerini satmanın ağırlığını hisseder. Joe ile arasında geçen diyaloglarda hayli çarpıcıdır. Sayfa 174'te bu ağırlık şu sözlerle betimlenir: "Ölmüştü. Ruhu ölü gibiydi. Bir hayvandı o, iş hayvanıydı. Ne yemyeşil yaprakların arasından geçerek inen güneşin güzelliğini görüyor, ne de kozmik sonsuzluktan bahseden ve sırlarını o yaprakların hışırtılarında açığa vuran mavi gök kubbenin fısıltılarını duyuyordu artık." Bu satırlar Marx'ın "yabancılaşma" kavramını hatırlatır. İnsan emeğini satarken yalnızca bedenini değil, ruhunu da kaybeder. Martin de köklerinden uzaklaşır, ama girdiği sınıfa da ait olamaz. Böylece iki taraf arasında sıkışıp kalır. İşte trajedisinin özünde bu vardır: hem geldiği yere, hem de vardığı yere yabancı kalmak. Ve sonunda, bütün çabasının boşluğunu görür. Zirveye ulaşmıştır ama orada onu bekleyen yalnızca koca bir hiçlik vardır. En büyük ironi de budur: Martin'in istediği her şey gerçekleşmiştir, ama artık hiçbir anlamı yoktur. Denize yürüyüşü işte bu yüzden bir yenilgiden çok, bir kabulleniştir. Hikaye Martin'in denizden gelmesiyle başlar, denize geri dönmesiyle son bulur. Hayatında bulamadığı huzuru suda, hiçlikte bulur. Ve derinlerden Martin'in sesini duyarız:" İnsan, yolun sonunda yine kendi denizine döner." Sonuç olarak Martin Eden, bir başarı öyküsü değildir. Daha çok, başarıya rağmen yaşanan hayal kırıklığının, toplumsal çürümüşlüğün ve varoluşsal yalnızlığın romanıdır. Jack London bu kitapta bize hem bireysel hem toplumsal hem de felsefi bir hesaplaşmayı sunar. Benim içinse Martin Eden, anlaşılmamanın çığlığını, yalnızlığın ağırlığını, her yolun sonununun yine en başa çıktığını ve sonunda kendi denizimize dönmek zorunda olduğumuzu anlatan bir başyapıttır. Yolun sonunda kendi denizine dönebilenlere sevgiyle... İyi okumalar dilerim.
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025135bin okunma
·
45 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Havanur Boz
Gönderi Sahibi
İnceleme çok ağır spoiler içermektedir, okuyacak olanların dikkatine!