·825 syf.··Beğendi
···Okunma: 01 Haziran 2025 15:38 Benim bir geleneğim var: Eğer bir seride potansiyel görmüşsem, mutlaka ilk ve son kitabına detaylı bir inceleme yazarım. Cassandra Clare’in Karanlık Sanatlar serisi de bu gelenekten nasibini alıyor.
-Çok fazla spoiler vermek istemeden yazdım. Hatalarım olabilir şimdiden özür.-
Cassandra Clare'in yeri bende çok çok ayrıdır. Hem yazım tarzı, hem de karakterlerin 'odun' gibi yazılmaması ve evrenlerinin mantık hatası olmadan çok güzel bir şekilde inşa edilmesi beni etkileyen unsurlar. İlk olarak Kılıç Kapan kitabını okumuş, ardından da her zaman duyduğum Ölümcül Oyuncaklar serisine başlamıştım. Yanılmıyorsam, ilk kitabına da bir inceleme yazmıştım. İlk kitaptan bu yana yazarın dili gerçekten çok gelişti. Ayrıca, bence bu iki dakikalık çatışma sahnelerini de çok güzel yazıyor. Karanlık Sanatlar serisinin ilk kitabı Geceyarısı Leydisinde ise, yazarın dilinin değişmeye başladığı rahatça gözlemlenebiliyordu.
İlk önce konuyu anlatıyım.-Spoilersız-
Geceyarısı Leydisi’nde hikâye Los Angeles Enstitüsü’nde başlıyor. Emma Carstairs büyümüş, çocukken kaybettiği anne ve babasının ölümünün ardındaki gerçeği bulmaya kafayı takmış. Resmî olarak ailelerinin ölümü Sebastian’ın yaptığı savaşla ilişkilendirilmiş olsa da, Emma bu işte başka bir şey olduğuna inanıyor. Onun yanında her zamanki gibi parabatai’si Julian Blackthorn var. Julian artık kardeşlerinin hem abisi hem annesi hem babası gibi; Livvy, Ty, Dru ve Tavvy’nin bütün sorumluluğu omuzlarında. Bu yük onu çok olgunlaştırmış ama aynı zamanda içten içe yalnızlaştırmış. Emma ile Julian’ın ilişkisi zaten çok yakın, ama aralarında parabatai kuralını tehlikeye sokacak türden duygular yeşermeye başlıyor.
Los Angeles’ta bir dizi cinayet işleniyor. Cesetlerde tuhaf, büyüyle bağlantılı işaretler var ve bunlar Emma’nın ailesinin ölümlerini hatırlatıyor. Cinayet meselesinde de olay şöyle: Periler (özellikle de Seelie Court) gölge avcılarının bu işteki izleri çözmesine ihtiyaç duyuyorlar. Clave, perilerle Sebastian savaşından sonra zaten ipleri tamamen koparmış durumda. Onlara hiç güvenmiyor, hatta resmen “ortak olmayın, işbirliği yapmayın” modunda. O yüzden periler yaşanan cinayetleri doğrudan Clave’e götüremiyorlar. Zaten götürseler de kimse onları dinlemezdi.
Bu yüzden başka bir yol seçiyorlar: Los Angeles Enstitüsü. Julian ve Emma’ya gidiyorlar çünkü hem cinayetler Blackthorn’ların geçmişiyle bağlantılı, hem de Emma çoktan bu işin içine burnunu sokmuş durumda. Yani periler aslında Clave’le uğraşmak yerine doğrudan Blackthornlara pazarlık yapıyor:
“Cinayetleri çözün, biz de Mark’ı size geri verelim.”
Ama bu “geri verelim” sonsuza kadar değil. Cinayetler çözülmezse Mark tekrar Peri Diyarı’na dönmek zorunda kalacak. O yüzden Julian ve kardeşleri için olay ekstra acımasız bir hale geliyor: Hem korkunç cinayetleri çözmek zorundalar, hem de Mark’ı yanlarında tutmak istiyorlarsa başarısız olma lüksleri yok.
Emma, Julian, Cristina ve Mark birlikte cinayetlerin peşine düşüyor. Kurbanların hepsi hem insan hem de periyle bağlantılı kişiler ve üzerlerinde runelara benzeyen büyü işaretleri var. Emma hemen fark ediyor ki bu işaretler, yıllar önce anne-babasının bedeninde de vardı. Yani bu cinayetler onun için sadece bir görev değil, tam anlamıyla kişisel bir mesele.
Cinayetlerin arkasında aslında Malcolm Fade var. Malcolm, Los Angeles’ın yüksek rütbeli büyücüsü; herkes ona güveniyor, hatta enstitüyle bile iyi ilişkileri var. Ama işin gerçeği, Malcolm’un Blackthorn ailesiyle çok karanlık bir bağı var. Yıllar önce Blackthorn soyundan gelen Annabel Blackthorn’a âşık olmuştu. Annabel, ise bir sebepten dolayı ölmüştür -ilerleyen yerlerde anlattım.- ve Malcolm onu geri döndürmek için saplantılı bir şekilde kara büyü çalışıyor. Cinayetler de işte bu ritüelin bir parçası: Malcolm Annabel’i diriltmeye çalışıyor.
En tehlikeli anlardan biri, Emma ve diğerlerinin Malcolm’un planını keşfettiği ama çok geç kaldıkları sahne. Malcolm, Annabel’in bedenini geri getirmek için gerekli son adımları tamamlıyor. Ama Annabel’in ruhu huzursuz, her şey yanlış gidiyor. Bu yüzden Annabel aslında kitap sonunda tam anlamıyla geri dönemiyor; ama Malcolm’un planının açığa çıkması hem Blackthorn’lar hem de tüm Enstitü için şok edici oluyor.
Aynı zamanda Emma, ailesinin ölümünden kimin sorumlu olduğunu da öğreniyor: Onları öldüren kişi Sebastian değil, Malcolm’un yaptığı ritüelin bir parçasıydı.
Büyük finalde Emma, Malcolm’a karşı savaşta bir güç gösteriyor. O meşhur Cortana kılıcını kullanarak Malcolm’u alt etmeyi başarıyorlar. Ama iş burada bitmiyor, çünkü Annabel meselesi tamamen kapanmıyor — bu sır, serinin sonraki kitaplarına dev bir gölge olarak sarkıyor.
Kitabin asıl olay örgüsü bu kadar aslında. Şimdi ise birazcık detaya gireceğim.
Kitapta, diğer bir odak noktasını oluşturacak olan yan seri olan The Wicked Power serisinin ana karakteri Kit olacak.
Kitapta önce Los Angeles’taki Hayalet Pazarı’nda karşımıza çıkıyor. Hayalet Pazar, büyücülerden, perilerden, kaçakçılardan oluşan yeraltı pazarı gibi düşün. Kit babasıyla birlikte burada büyümüş, tamamen “normal” bir insan (Mundane) olduğunu sanıyor. Küçük sahtekârlıklar, kaçak işler, gölge avcılarına bulaşmama.
Ama sonra işlenen cinayetler sebebiyle karşılaşıyor: Hayalet Pazar’da işlenen cinayetler ve büyü işaretleri onun da dünyasını altüst ediyor.
Johnny’nin en büyük güvencesi de şu: Malcolm Fade ile yaptığı anlaşma. Malcolm, evlerini iblislerden korumak için büyü yapıyor, karşılığında Johnny ona bilgi ve yardım sağlıyor.
Ama olaylar çözülüp Malcolm öldüğünde bu büyü de ortadan kalkıyor. Koruma kalkanı kırılınca iblisler evlerine akın ediyor. Kit babasıyla birlikte tam o sırada iblis saldırısının ortasında kalıyor. Johnny orada öldürülüyor ve Kit tek başına kalıyor.
İşte burada sahneye Tessa Gray ve Jem Carstairs çıkıyor.
Onlar Kit’in gerçek kimliğini biliyorlar: O aslında Christopher Herondale. Yani Herondale soyundan gelen son kişilerden biri. Tessa ve Jem onu kurtarıp güvence altına alıyorlar. Daha sonra Kit’i Blackthorn ailesine götürüyorlar, çünkü onun gölge avcısı dünyasında büyümesi gerekiyor.
Diğer bir odak Cristina'ydı. Cristina Rosales, Meksika’dan gelen, çok disiplinli, kibar, nazik ama gerektiğinde sert bir gölge avcısı. 18 yaşına geldiğinde gölge avcıları diğer enstitülere gider ve orada da eğitim alır, göreve çıkar.
Cristina, Meksika’da yaşadığı karmaşık ilişkilerden kaçmak için Los Angeles’a gelir. Burada cinayetleri çözmeye çalışırken, merakla tanıştığı Mark ile de yolları kesişir. Aralarındaki garip çekime rağmen, Mark’ın sevgilisi peri prensi Kieran olduğunu öğrendiğinde, tabii ki ondan biraz uzak durmaya başlar. Kitabın ilerleyen sayfalarında…
Aynı zamanda kitapta sevdiğim bir diğer şey, Julian’ın kardeşlerine bakarken yaşadığı zorluklar ve Mark’ın kardeşleriyle daha çabuk kaynaşmasının ona verdiği rahatsızlık oldu. Yazar bu durumu öylesine başarılı bir şekilde kaleme almış ki, oldukça hoşuma gitti.
Kitapta birbirine aşık parabatai ilişkisine de değinilmişti, fakat bu kısmın biraz "sakız gibi" olduğunu düşünüyorum. İlk başta tadı hoş gelse de, çiğnedikçe aromasının kaybolması gibi, Emma ve Julian’ın ilişkisi de öyle oldu. Kitabın ilerleyen kısımlarında ilişkileri birden yok oluyordu ve sonra tekrar oluyordu. Sadece ilk kitapta olup bitmesin diye yazıldığı hissine kapıldım ve bu bana pek hoş gelmedi.
Bir diğer konu ise, serinin ilerleyen kitaplarında Kieran, Mark ve Cristina üçlüsüne dair olacak gelişmeler. Genelde cinsel yönelim veya yaş farkı gibi konulara takılmam, ancak bir ilişkide iki kişi olmasını tercih ederim. Yazar, üçlü bir ilişki kurmaya karar vermiş ve bunun nasıl gelişeceğini, serinin diğer kitaplarını okuyarak tekrar değerlendireceğim.
Son olarak, cinayetlerle ilgili de bazı notlarım var…
Geceyarısı Tiyatrosu, cinayetleri işlemek için kurulan bir düzenek gibi işliyor. Malcolm Fade’in kurduğu bu tiyatro, aslında bir tür "piyango" düzeni gibi işliyor. Tiyatroya katılacak kişiler, bu "piyango"ya dahil olur ve sonucunda biri cinayet işlemek zorunda kalır. Yani, Geceyarısı Tiyatrosu, ölüm ve şiddetle bağlantılı bir tür karanlık performans olarak tasarlanmış.
Bu ritüelde, 13 farklı el seçiliyor. Bu eller, çok özel ve sembolik bir anlam taşıyor. Bir anlamda, her elin bir "kurban" veya "katil" olmasını sağlamak amacıyla seçilmesi, kitabın karanlık, gizemli atmosferine katkı sağlıyor. Seçilen kişi, bir cinayet işleyecek ve aynı zamanda bu ritüele katılan kişi, bir elini feda edecek. Bu tür bir karanlık döngü, hem cinayetler hem de karakterlerin moral ve psikolojik çöküşleri açısından büyük bir öneme sahip.
Los Angeles'ta işlenen ve Emma Carstairs'in ebeveynlerinin ölümüyle bağlantılı olduğunu düşündüğü cinayetler dizisi, aslında yüzyıllar öncesine dayanan trajik bir aşk hikayesinin ve onu diriltmek-nekoromansi- için yapılan sapkın bir anlaşmanın sonucudur.
Araştırmaları onları, Los Angeles'taki güçlü warlocklardan biri olan ve aslında Blackthorn ailesinin uzun süredir dostu, hatta çocuklara bir amca gibi davranan Malcolm Fade'e götürür. Ancak Malcolm, dost görüntüsünün ardında derin bir yas ve çılgınlık taşımaktadır.
Yüzyıllar önce, Malcolm (o zamanlar insan bir büyücü) genç bir Gölge Avcısı olan Annabel Blackthorn'a (o zamanki soyadı Cartwright'tı) delicesine aşık olmuştur. Ancak Annabel'in ailesi bu ilişkiye şiddetle karşı çıkmıştır.
Ailesi, ilişkiyi sonlandırmak için Annabel'i evlerinin kilerine kilitleyip ölüme terk etmiş, Malcolm ise onu kurtarmak için çok geç kalmıştır. Annabel ölmüştür.
Seneler boyunca diğer büyücüler, Annabel’in yaşadığına ve ölmediğine dair şeyler söyleyerek onu kandırmışlardır.
Malcolm, Annabel’i geri getirmek için karmaşık ritüeller ve büyüler uyguluyor, ve cinayetler de bu planın bir parçası. Bu süreçte Malcolm, ritüelin parçalarını hazırlamak için masum ve suçluları birer araç olarak kullanıyor. Aynı zaman da Dru'yu.
Emma ve Julian, Malcolm’un ritüelini durdurmak için tehlikeli bir plan yapıyorlar. Kitabın ortasından sonuna doğru büyük bir yüzleşme yaşanıyor. Malcolm, Annabel’i diriltmek için gerekli son büyüleri tamamlıyor, ama Annabel’in ruhu huzursuz ve dünyaya tam anlamıyla dönmüyor. Bu, ritüelin hem tehlikeli hem de kırılgan olduğunu gösteriyor. Emma, bu süreçte kendi ailesinin ölümüne dair gerçekleri de öğreniyor: Onların ölümü doğrudan Malcolm’un planıyla bağlantılı ve yıllardır peşinde olduğu intikam, yanlış bir hedefi kapsıyor.
Annabel’in karakteri, Blackthorn ailesinin karanlık sırlarıyla doğrudan bağlantılı. Hem Julian’ın hem de diğer Blackthorn kardeşlerinin geçmişi ve ailesel yükleri, Annabel’in varlığıyla yüzleşmelerini gerektiriyor. Malcolm’un saplantısı, Emma ve Julian için sadece bir düşman değil, aynı zamanda ailelerinin geçmişiyle yüzleşme fırsatı oluyor. Ritüel engelleniyor ve Malcolm alt ediliyor, ama Annabel’in ruhu tamamen huzura kavuşmuyor; bu da kitabın devamı için büyük bir gölge bırakıyor. Ve Annabel diriliyor, kitap böyle bitiyor.
Yazım dili akıcı ve atmosferi öyle canlı ki, adeta sayfalarda yaşıyorsun. Evrenini eksiksiz kuruyor; karakter gelişimleriyle, aralarındaki dinamiklerle resmen parmak ısırtıyor. Ve ben bu seriden umutluyum, giriş kitabiydi tam. Her yeni kitapta daha fazla karakter görmek, özellikle kendimle bağ kurabileceğim Ty gibi karakterlerle karşılaşmak, okumayı benim için çok daha keyifli hale getiriyor.