Puan vermedi·102 syf.····Okunma: 26 Ağustos 2025 21:50 Yaşar Kemal’in Yılanı Öldürseler adlı romanında Esme’nin hayatı baştan sona bir trajedi olarak karşımıza çıkar. Kalbi Abbas’a bağlıyken, Halil tarafından zorla kaçırılır ve istemediği bir evlilik ona dayatılır. Bu evlilikten Hasan doğar. Abbas, yıllar sonra köye döndüğünde Halil’i öldürerek intikam alır; fakat köy halkı bu olayı Esme’nin üzerindeki “namus lekesi”ni daha da ağırlaştıran bir durum olarak görür. Böylece kadın, yalnızca kendi iradesinin dışında yaşananların değil, köyün ortak baskısının da kurbanı olur.
Hasan ise çocukluğundan itibaren sürekli olarak “ananı öldürmezsen erkek sayılmazsın” sözleriyle büyütülür. En büyük baskı, Halil’in annesi yani Hasan’ın babaannesinden gelir. Onun sert ve ısrarlı dili, köyün töre anlayışını diri tutar. Sonunda Hasan’ın annesini öldürmesi, bireysel bir karar değil, toplumsal baskının yönlendirdiği bir cinayet olur.
Hasan’ın iç dünyası da romanda iniş çıkışlarla verilir. Başlarda annesini koruyan, dedikodulara ve akrabalarına karşı sahiplenen bir çocuktur. Ancak diğer yandan köy meydanına giderek aynı telkinlerin içine bilerek girer. Kendi içindeki bu çelişki, bir yandan annesini savunma isteği, öte yandan bilinçaltına işleyen öldürme fikriyle büyür. Roman, çocuğun bu gelgitlerini çarpıcı bir biçimde yansıtır.
Yaşar Kemal’in anlatım dili başlı başına şiirseldir. Onun cümleleri, imgeleri ve ritmi romanı düz bir köy hikâyesi olmaktan çıkarır. Yılan motifi ise bu şiirsel anlatının en güçlü sembollerinden biridir; köyün inançlarını, korkularını ve baskıcı törelerini simgeler. Anlatıcı üçüncü şahıs bakış açısıyla konuşur; Hasan’la cezaevinde karşılaşan bir yazarın tanıklığı üzerinden olaylar geçmişe dönüşlerle aktarılır. Böylece roman yalnızca bir kişisel hikâye değil, aynı zamanda toplumsal bir tanıklık niteliği kazanır.
Yılanı Öldürseler, bir annenin ve çocuğun dramını anlatırken, aslında bütün bir köyün suçunu gözler önüne serer. Namus anlayışının ve töre baskısının insan hayatını nasıl kararttığını, bireyleri nasıl suçun aracı hâline getirdiğini şiirsel bir üslupla ortaya koyar.
Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanıyla yan yana düşünüldüğünde benzerlikler açıkça görülür. Her iki eserde de cinayet, namus ya da onur kavramlarıyla zorunlu hâle getirilir. Toplum bu cinayetleri bir kader gibi kabullenir. Failin eli bellidir ama asıl suçlu sessiz kalan, şiddeti meşrulaştıran ve töreyi sürdüren toplumsal zihniyettir. Her iki roman da bireyleri değil, bütün bir toplumu yargılar.