Ben melankoliyi Sylvia Plath’tan, Sagopa’dan değil, Didem Madak’tan öğrendim. Çünkü onun dizelerinde melankoli bir edebiyat malzemesi değil, yaşanmışlığın bizzat kendisidir. Her satırında istemsizce “Ne yaşadın be bacım?” dedim. Çünkü başka türlü bu kadar içli satırlar yazması imkânsız. Tarık Tufan’ın da dediği gibi: “Allah insanı ince bir ‘ah’tan yarattı. En iyi Didem bilir bunu.”
Didem’in kaleminde “ah”, bir ünlemden ibaret değildir; insanın göğsünde yıllarca biriken ağırlığın, boğazda düğümlenen kelimelerin ve gözlerden dökülmeyen yaşların sembolüdür.
“Ah’lar Ağacı”, bir şiir kitabı değil; kalbin laboratuvarı, kederin arşividir. Didem Madak, kendi hayatını kâğıda dökerken, aslında bizlere bir röntgen filmi sunar: kırık kalpler, çatlamış hayaller, kireçlenmiş umutlar...
Melankoliyi anlatmaz; sana bizzat tattırır. Okurken, sanki bir podcast açmışsınız da Didem kendi sesiyle anlatıyor gibi gelir. Üstelik öyle bir ses ki, bazen yaralayıcı bir alay, bazen bir çocuk saflığı, bazen de yıllar boyu bastırılmış öfkenin yankısıdır.
Cümlelerin dansı, imgelerin koreografisi... Didem Madak’ın dünyasında dil, bir dans pisti gibidir. Kimi zaman vals yapar kelimeler, kimi zaman halay çeker; ama hiçbir zaman sahneyi terk etmez. Öylesine canlıdır ki, okuyan değil, dinleyen olursun.
Didem Madak’ın “Ah’lar Ağacı”nı okumak; onun göğsünde biriken bütün “ah”ların gölgesine girmektir. Başkasının acısında kendini bulmak, kendi acına onun kalemiyle isim koymaktır.
“Ah” dediğimiz şey aslında hepimizin ortak dili, ama onu en güzel Didem Madak konuşuyor.