Kitabı okuyanlar için bir inceleme:
Bazen olayların aslı düşündüğünüz gibi değildir ve işler de planladığınız gibi gitmez. Selim'in planladığı intikamda muhtemelen biraz işkence ve sonra Ali'nin altınların yerini söylemesi vardı. İşler öyle gitmedi. Ali'nin parası yoktu. Ayrıca Ali Selim'i görünce çok sevinmişti. Selim'in kendini konumlandırdığı yerde görmüyordu Ali onu. Çocukluk arkadaşıydı, kendi neyse o da oydu. Selim ise hayattan payına düşenlere bakıp yoksulluğu içselleştirmişti. Babasının geçim kaynağı yoktu, oradan buradan çaldıklarıyla geçiniyorlardı. Hırsızlık yaparken vurulup öldürülmüştü hatta. Annesi bir garibandı, baba ölünce bir eve yanaşma olarak girip çalıştılar mecburen. Aslında şöyle bir bakınca bunlar gerçekten yürek burkan şeyler, hayata isyan ettiriyor insanı. Bunlar başkalarına oluyorsa "neden böyle şeyler yaşanıyor, başka türlü olamaz mı" dedirtiyor, insanın kendine vurduysa bu piyango, isyan ettirebiliyor. Razı gelmek zorunda değilim bu konuma dedirtiyor. Selim'in kini Ali'nin birkaç seferlik bilmeden yaptığı davranışlara değil aslında; payına düşen hayatın kendisine, payına bu hayatı düşürene... Namaz oruç gibi şeyleri de topluma uyum sağlamak adına yapıyor zaten, Esma'nın ısrarlarıyla. Artık tamam ruhumun yuvasını buldum derken Hayat Esma'yı da elinden alıyor. İsyan katlanarak artıyor içinde. Kendi için bir umudu kalmıyor artık, geleceği düşünerek yaşamıyor. İşlerini boşluyor, topluluk içine karışmamaya başlıyor, aylaklık ediyor, kısacası günübirlik bir hayat yaşamaya başlıyor. Umudu Esma ile birlikte gitti çünkü. Ülkedeki olaylar ve memleketin içinde bulunduğu hal ona oyalanacak bir şey, tutunacak bir dal oluyor. Seferberlik ilan edilip askere çağrılınca bir süre yine oyalanmış oluyor eğitimde. Sıraları gelip trene doluşturulup çatışma yerlerine gönderilmeye başlanınca göze alamıyor bile bile ölüme gitmeyi. Kaçıyorlar Kadir'le. Saklanıyorlar savaş boyunca. Savaş bitince ortaya çıkıyorlar, Yunanlıların şehri işgaline karşı direnmeye başlıyorlar. Yarı eşkıya yarı direnişçi olarak devam ediyorlar hayata. İşte o sıralarda Ali'den öcünü alma amacıyla yaşananlar vuku buluyor. Asıl suçlunun Ali olmadığını içten içe fark ettiğinde ise yıllardır ona etmiş olduğu haksızlığın ağırlığıyla onurlu bir şekilde hayatına devam edemeyeceğini anlıyor. Bile bile ölüme gidiyor "kendini vurdurtmaya", Yunanlıların olduğu karakola gidip ateş açıyor herkese. Öleceğini biliyor. Boşu boşuna ölmek ya da öldürülmektense bir faydası dokunsun istiyor giden canının. Son nefesini verdiği saniyeler şöyle anlatılıyor:
"Ölümün eşiğinde 'Kurşunum bitmişti, ama onu da vurdum şükür' dedi yavaş sesle."
İnsanların akıp giden sıradan hayatlarının bir kenarına kamera koymuşuz ve izliyormuşuz hissi veren yapıtlar hoşuma gidiyor. Sinemada da öyle. Yalın, derinlikli ve gerçekçi bir bakış sunuyorlar bu tarz eserler. Dramatize etmeden, insanların üstüne çok düşünmeden yaşadığı şeyler çoğu... Bir balık avında ya da savaşta kocasını kaybeden kadınlar günlerce ağlıyorlar ama sonra çok geçmeden hayatlarına devam ediyorlar, hayatına yeni giren adamlara eski eşlerinin kıyafetlerini veriyorlar (yeni gelenler de garipsemiyor bu durumu) eski düzenin hakim olduğu evlerde bağlarda bahçelerde yaşamaya devam ediyorlar. Bütün düzen aynı şekilde akıyor, insanlar değişiyor arada, yerine yenileri geliyor fakat yaşantı aynı şekilde sürüyor.
İşte hayat.