·195 syf.··Beğendi
···Okunma: 18 Ağustos 2025 09:28 Bir edebi eserin dünyasına girmek için aslında boşuna çabalıyoruz dedim bu romanı okurken. O, “dilerse şayet” sizi kuşatır, sarıp sarmalar. Hani serin bir havada sıcacık battaniyeye sarınırsınız ya, işte bu eser öyle sarmalıyor insanı ve şunu söylüyorsunuz, işte bir roman tam olarak böyle hissettirmeli.
Bu kitabı okuma zevkine çok güvendiğim bir okurun tavsiyesi üzerine listeme aldım. Gereksiz bir beklenti yaratmamak için prensip olarak kitaplar hakkında önceden çok bilgi edinmem. Bu sefer meseleyi öylesine abartmışım ki kitabın yazarının son zamanlarda eserleri önüme sıkça düşen Robert Seathaler olduğunu bile kitabı bitirince fark ettim. Kahramanımızın Freud ile karşılaştığı sahnede çığlık atışıma, Sigmund Freud’un da anlatının bir parçası olduğunu öğrenecek kadar bile kitabın tanıtım bültenini okumadığıma hiç girmeyeyim. Beklentisizliğin mucizesi mi diyelim artık ne diyelim.
Neyse, kitaba geleyim. Okurluk serüvenimin odak noktasında yer alan bir zaman dilimine gidiyoruz, dünya savaşlarının gölgesindeki 20. Yüzyılın ilk yarısına.
Yıl 1937. Avusturya’nın küçük bir kasabasında annesi ile yaşayan Franz, meslek öğrenmesi için annesi tarafından Viyana’ya, tütün mamulleri satan Otto Trsnjek’in yanına gönderilir. Franz zamanla tütüncü çırağı olarak bir yandan işi öğrenir, bir yandan da dükkana gelen müşterilerden bir çevre edinir. Bunlardan birisi de Sigmund Freud’dur. Zamanla aralarında bir dostluk gelişir. Bu anlatının merkezinde yer alan tek olay değildir tabi. Dünya adım adım bir dünya savaşına sürüklenmektedir ve o günlerde Nazi rejiminin pençeleri de Viyana’ya kadar uzanmış durumdadır. Şehirde yahudilere karşı gayri resmi bir boykot uygulanmaktadır. Tütün dükkanının sahibi Otto Trsnjek de bir gün yahudilere ürün sattığı gerekçesi ile tutuklanır ve bir daha hiç geri dönmez. Bir yandan gizemli bir kız olan Anezka’ya duyduğu aşk, öbür yandan dünyanın yavaş yavaş içine sürüklendiği ama kimsenin anlam veremediği muğlak gidişat ve bir de annesine duyduğu özlem Franz’ı bir girdaba sürükler.
Benim zihnime kazınan üç farklı karakter var bu eserde. Tütüncü ustası Otto, Franz ve Franz’ın annesi. Üçünü de büyük bir ustalıkla işlemiş yazarımız. Otto ile sağlam duruşu olan bir karakter yaratmış yazarımız. Hani bazı insanlar amasız fakatsız bir elmas gibi değerlidir ya. İşte bu karakterin kalitesini hissediyorsunuz iliklerinize kadar. Bir de Franz’ın annesi var. Her ne kadar olayların dik ortasında yer almasa da oğluna yolladığı kartpostallardaki notları ile içimizin bir yerlerinde yer ediyor. Gelelim Franz’a. Farkındalığı yüksek, vicdanı derin, adalet duygusu güçlü bir karakter Franz. Doğruyu yanlıştan ayırt edebilmek, nerede nasıl saf tutacağını bilmek meseledir. Hele ki insanların ırk gibi seçemedikleri özellikleri yüzünden üzerlerinin çizildiği bir zaman diliminde. Franz dedim kendi kendime, acaba ruhlarımız zamandan kopup, o yanıbaşında evinin olduğu Avusturya’daki gölün kenarında bir kez olsun yan yana yürümüş olabilir miydi?
Yine biraz abartacağım ama bu romanın karakterlerini bir iğne ile boya akıtır gibi derime işledi sanki yazar. Kelimelere dökülemeyen birer asaleti var bana göre her birerinin. Bir de daha evvel Macar yazar Sandor Marai’nin eserlerinde rastladığım muazzam bir söz ustalığı var yazarın. Hani bir alıntıya rastlarsın da sanki dünya bir anlığına durmuş gibi olur ya, öyle sözlerden bahsediyorum.
Hasılı, böylesi bir kitaba rastlamak muazzam bir olaydı, yazarı keşfetmiş olmak ise ayrı bir olay.
Seni seviyorum Robert Seatleer. Hikayemiz daha yeni başlıyor.