Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplar listesine bir yenisi daha eklendi: Siegfried Lenz kalemiyle tanıştığım Almanca Dersi. İyi edebiyat ürünleriyle bir araya geldiğim zaman onu okumanın heyecanı bir başkadır ve ayrılma vakti kapımı çaldığında kitap hakkında bir şeyler yazma düşüncesi o incelemeyi tamamladığım ana kadar peşimi bırakmaz. Halbuki iyi bir kitap hakkında yazmak, herhangi bir kitaba inceleme yazmaktan daha zordur benim için. Çünkü ne yazarsam yazayım, bu satırlar, kitap için yetersiz olacakmış hissi hep yanı başımdadır. Bu yüzden yazmak bile istemem, hele kitabı içselleştirmeden o adımı atamam. Ama sonunda geldiğim nokta masa başında bu satırları yazmak olur. Öyle güzel bir kitap okumuşumdur ki o heyecanı paylaşmazsam yerimde duramayacağımı bilirim artık.
Behçet Necatigil’in kızı Ayşe Sarısayın’ın çevirdiği Almanca Dersi’ne ‘’Dünya Kitap Yılın Çeviri Kitabı Ödülü’’ verilmiş 2012 yılında. Ben de müthiş bir çeviri eseri okuduğumu düşünüyorum. Yazarın anlatmak istedikleri, hisleri, düşünceleri bana fazlasıyla geçti çünkü. Ayşe Sarısayın’ın kitaba başlarken ‘’Almanca Dersi’nin Düşündürdükleri’’ başlıklı önsözünü kitabı bitirdikten sonra okudum, mükemmel bir incelemeydi. Yazarın yaşamına dair önemli noktalar, çeviri süreci, kendi yaşamından değerli kesitler ve kitabın değinmek istediklerine dair detaylı ve içten bir yazıydı. Kitapla ilgili okuduğum tek incelemeydi ve beni kitap kadar etkiledi diyebilirim. Tüm bunların üzerine de ‘’Ben Okurum’’ podcast kanalında, Deniz Yüce Başarır’ın Ayşe Sarısayın ile birlikte Almanca Dersi hakkındaki sohbetlerini dinledim. Çevirmenin incelemesi ve bu sohbet, kitabı içselleştirmek adına hoş bir deneyim sundu bana.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sında geçen bir kurgu bu. Ama anlatı savaş sonrası bir dönemde başlıyor. İki farklı zaman düzleminde takip ettim kitabı: Islahevinde kalan Siggi’nin oradaki günlük yaşamı ile küçük bir çocukken yaşadıkları ve tanık olduğu olaylar. Küçük Siggi ile tanışmamı ıslahevinde kalan Siggi’ye borçluyum yani, Almanca dersinde verilen kompozisyon ödevine belki. Kompozisyonun konusu ‘’görev tutkusu’’dur ve Siggi boş bir defter verdiğinde ceza niyetine kendini bir hücrede bulur. Yazacak bir şeyi olmadığından dolayı hücrede değildir aslında, tanık olduğu ve anlatmak istedikleri şeyler bir ders saatine sığamayacak kadar çetrefillidir çünkü. Sonunda boş defterinin ilk sayfasını açar ve yazmaya başlar, şu ‘’görev tutkusu’’ dediğimiz şeyi.
Rugbüll polisi Jepsen ve ressam Max Ludwig Nansen arasında kalan Siggi’nin anılarında ve onu ıslahevine götüren yolculuğun içinde buldum kendimi. Kasaba polisi ve ressamın ilişkisi arkadaşlık ilişkisinden yasaklar kâbusuna dönerken Siggi’nin aralarında kalmasının sebebi, babasının istekleri ve annesinin gaddarlığı… Ressamın resimleri yasaklanıyor ve görev bilinci yüksek kasaba polisi de adamın resim yapıp yapmadığını gözlemlemek için her an tetikte ve üniformalı. Hatta görevi onun için o kadar her şey ki, ufacık çocuğunu bu yasağa alet ediyor. Sırf bunun için fiziksel ve psikolojik şiddete başvurmaktan da çekinmiyor. Annesi ise çocuğunu zalim babadan korumak yerine babadan daha zalim olmayı bir şekilde başarıyor.
Siggi, Nansen resimlerini çizerken ona eşlik edebilen tek kişiyken, şimdi o ressam şövalenin karşısına geçerse babasına bu durumu haber vermekle görevli bir ispiyoncu konumuna getiriliyor. Ama Siggi o resimleri çok seviyor, hatta gizli sığınağında oradan buradan topladığı resimlerle, fotoğraflarla dolu köşesi bile var.
Almanca Dersi’nde ‘’Nazi’’ kelimesi bir kez geçtiği halde totaliter rejimin yankılarını her an hissedebilmek, iyi bir edebiyat ürününde mümkün olabilirdi ancak. Savaşın acımasız yüzü yok, soykırım yok, kanlı çarpışmalar ve aç kalan insanlar yok belki ama işin iç yüzünü açıkça belli eden bir yönü var. Resimleri yasaklanan bir ressamın ‘’görünmez resimler’’ dediği bir çalışmanın bile suç sayıldığı, ‘’ben yalnızca görevimi yaptım’’ bilincinin insanı neye sürüklediği belli… ‘’Düşünce suçu’’ denen bu kavram güncelliğini koruduğu müddetçe bu kitap her zaman evrenselliğini sürdürecek bir başyapıt olarak kalacak. Görev yapmak gibi normal bir eylem, sıradan bir vatandaşın elinde tuttuğu bu güçle anormal bir boyuta ulaşıyor: Totaliter rejimlerin, diktatör iktidarların vahşi hareketlerine çanak tutmakla bütünleşiyor. Görev nedir, nerede başlar, nerede biter, kişisel insiyatif ne zaman devreye girer… Böyle soruların kafama üşüşmesine izin verdim ve kendimi kitabın atmosferine bıraktım.
Bir çocuğun tarafsız bakışıyla, gözlemleyen ve anlamaya çalışan yönüyle iç içe geçen bir kitaptı. Masum bir çocuğun iç çatışmasıyla yüzleşmek oldukça çarpıcı. Çünkü ufacık bir çocuk şahit olduklarını anlatmakla kalmıyor, yaşayışını da bütünüyle ele alıyor. Onun için etrafındakiler kocaman, baktığı yerden her şey daha uzak ve keskin.
Uzun cümleler ve detaylı tasvirler harikaydı. Özellikle Nansen’in resimleri; sanki bir müzede o resime bakıyormuşum gibi yansıtan yazarın üslubu mükemmeldi. Kitap yalnızca karakterleriyle bile çok gerçek. Zaten kurgu olduğuna inanamadığım bir roman bu. Emil Nolde adında ekspresyonist bir ressamdan esinlenmiş yazar. İnternette araştırıp resimlerine baktığımda yeniden kitaba döndüm sanki, o renkler, portreler, doğa… Tanıdıktı, okurken görmüştüm çünkü Nansen’in resimlerinde. Lenz zaman geçişlerini olağanüstü bir ustalıkla kurgulamış, beni heyecanlandırmayı başardı her seferinde.
Almanca Dersi’nde değerlendirmek istediğim başka noktalar da var ama okumayanlar için bu detaylar sürpriz bozabilir. Roman beni her anlamda etkiledi ve çok sevdim. Keyifle okuduğumu söyleyemem, Almanların katılığı ve disiplinleri, ailelerin sevgisizliği, o şiddet beni yordu çünkü. Başından beri Siggi’nin neden ıslahevinde olduğunu anlamaya çalıştım, onu oraya neyin sürüklediğini… İyi bir edebiyat ürünü okumak bazen böyledir, sizi boğar ama siz boğulmaktan memnunsunuzdur. Çünkü gerçekleri okumak kolay olmadığı için bir bedel ödemekten çekinmiyorsunuzdur.
İncelememi yayımladığım platform:
instagram.com/p/DN75-beiNAd/?...