Babam cepheye Hakkı'nın babasıyla birlikte gitmiş. Hakkı benim arkadaşım. Macuncu Hakkı. Sokaklarda satılan macun var ya hani. Bizim karşı komşumuz. Ama onun babası geri döndü. Hakkı'nın babasının geri döndüğü gün, biz de çarşıdan eve dönüyorduk. Çarşıdaki caminin önünde bütün gün Hakkı'yla birlikte satış yapmıştık. O macun satıyordu, ben şerbet. Çok kalabalık ve sıcak bir gündü. Şerbetim çoktan bitmişti, güğümüm tam takır kuru bakırdı. Oyun oynaya oynaya bizim mahalledeki yokuşu çıktık. Sokağa girdiğimizde Hakkıların evinin önündeki kalabalığı gördük. Kapının önünde bekleyen adamlardan biri, Hakkı'ya "Koş evladım koş, baban geldi!" diye bağırdı. Olduğumuz yere çivilenip kaldık. Bizim kapının önünde kimse yoktu. Keşke orası da böyle kalabalık olsaydı.
Hakkı yerinden kımıldamıyordu. Kolundan çektim. Macun tezgâhı yere düştü. Babasını daha önce hiç görmemişti. Ben de görmemiştim. Ama birbirimize hep babalarımızı anlatıyorduk.
"Benim babamın boyu iki metre, upuzun; düşman sadece boyunu bile görse korkar babamdan. Abim hatırlıyor babamı, yalan söylemez o, babam sahiden iki metre," diye anlatıyordu Hakkı hep. Bir an önce içeriye girip o kocaman babayı görmek istiyordum, ama Hakkı kımıldamıyordu. Birileri gelip kolumuzdan çeke çeke bizi eve doğru sürükledi. Ben de sanki kendi babam gelmiş gibi Hakkı’yla birliktebahçe kapısından içeriye girdim. Çok merak ediyordum. Hiç baba görmemiştim o zamana kadar. Mutfak tarafında kadınlar koşturuyor, birileri ağlıyordu. Ağlayan kadınların arasında annemi gördüm. Ama annemin ağlamasına şaşırmadım. O zaten hep ağlıyordu.
Hakkı'yı içeri doğru ittirdiler.
"Gir oğlum, gir, çekinme, baban o senin," dedi birileri.
Hakkı bembeyaz olmuştu, elinden tuttum. Kapının eşiğinden baktık sadece, daha fazla ilerleyemedik. İçeride upuzun boylu kimse yoktu. Bir sürü dede vardı. Bir de dedeye benzeyen bir adam.
"Hoş geldin desene evladım babana!" dedi birileri. Sedirin üstündeki tanımadığımız, o dedeye benzeyen adamı işaret ettiler. Herkes ona bakıyordu. Yüzü zayıf, yanakları içine çökmüş, güneşte kavrulup yandığı besbelli biriydi babası. "Savaşta askerlerimizin doğru dürüst yiyecek bir şeyi yok," diye anlatıyordu annem. Doğruydu demek ki. Hakkı'nın babası günlerdir ekmek yememiş gibi zayıftı. Adam, Hakkı'ya doğru bir kez baktı, sonra başını çevirip yanındakilerle konuşmaya devam etti. Kalkıp Hakkı'ya sarılmasını beklemiştim. Ama kalkamayacağını sonradan anladım. Bacaklarının dizden aşağısı yoktu.
Hakkı korkudan bayılacak gibiydi. Onu kolundan çekip dışarı çıkarttım. Mahallenin çeşmesinde yüzümüzü yıkadık.
"Ben eve gidiyom," dedim Hakkı'ya. Canım sıkılmıştı. Biraz sonra sırtında döşeğiyle Hakkı da geldi.
"Ben bu gece sizde uyuyayım," dedi.
Hakkı'ya serebileceğimiz ikinci bir döşeğimiz yoktu. Sırtında getirdiği döşeği benimkinin yanına serdi. Üzülmüş müydü, korkmuş muydu, utanmış mıydı? Hissettiği tam neydi bilmiyorum. Gece uyurken "Hani babam iki metreydi, abim yalan söylemiş," diye sayıkladı. Abisi yalan söylememişti oysa, bacaklarının yarısını cephede bırakmıştı babaları,
Savaştan cepheye gittiği gibi dönen kimse yoktu.Cumhuriyet'in İlk Sabahıİlber OrtaylıŞermin Yaşar