Kitabın ilk sayfası ile başlayalım:
"...
Kitapları: Daktiloya Çekilmiş Şiirler (1988), Metinler (1990), Kırmızı Kahverengi Defter (1993) ve Sylvia Plath'in Şairliğinin İntiharı Bağlamında Anlizi (2006).
13 Ekim 1987'de aramızdan ayrıldı."
Şairin kitapları ölümünden sonra basılmıştır. 29 yaşındayken evinin penceresinden atlayıp intihar etmiştir. Bipolar bozukluğu vardı. Hayatını araştıranlar, eşi ile ilgili değişik rivayetlerle karşılaşıyorlar. Örneğin; eşinin, "Nilgün'ün şiir yazdığını bilmezdim, bir köşede pıtır pıtır bir şeyler yazardı." dediği bir iddiadır. Vatan Kitap'ta 2010 yılında yayımlanan bir röportajda yer almıştır. Fakat eşi Kaan Önal'a ulaşanlar, bu konuda bir doğrulama veya yanlışlama alamamışlardır.
Nilgün Marmara, edebiyat dünyasından birçok şairle tanış ve ahbap olmasının yanı sıra yaşadığı dönemde şiirleri matbu edilmişti. Haber linki: malumatfurus.org/nilgun-marmara-...
Nilgün Marmara, eşi Kağan Önal’a bıraktığı mektupta intiharından önce, daktiloya çekip dosyaladığı şiirleri isterse bastırabileceğini vasiyet etti. Önal da Marmara’nın vasiyeti üzerine dosyalanmış bu şiirleri “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” adıyla yayımladı.
Şairin kısa yaşam öyküsünü değerli bulmakla birlikte kitaptaki şiirlerini beğenmedim. Kötücül veya karamsar bir hava içinde olmaları benim için önemli değildi, çünkü öyle şiirleri de okur ve sevebilirim. Asıl konu, bu şiirlerin sanki "anlaşılmamak üzere yazılmış" gibi olmasıydı.
Eski tartışma konusudur: Sanat sanat için mi, sanat halk için mi... Ben bu ikilemin belli bir tarafı olamadım hiçbir zaman. Bir yandan, "Halk cahildir; sanattan anlamaz!" diyorum; diğer yandan, "Yalnızca belli bir zümrenin anlayacağı sanattan ne çıkar!" diyorum.
Evet sanat elitisttir ama belli duyguları uyandırmak için de bunları yaşayan insanlara ihtiyaç duyar. Duygular ise sade ifade edildikçe coşkunlaşır. Ben yine bu ikilemde; uçlardan sakınmamız gerektiğini vurgulayan, adımın altında göreceğiniz, takma adımın söylediği gibi "denge" yanlısıyım.
Eserdeki beğendiğim alıntıları incelememe almayıp onları alıntı olarak paylaşacağım. İncelemede ise söylemek istediğim "anlaşılmamak üzere yazılmış" gibi gördüğüm, beğenmediğim bazı alıntıları sıralıyorum:
---Sayfa 7, Ancak Yazgıdır Bu şiirinden:
"...
Üzüncün senin hangi çağrışımlara uzandı
benim eskil saatlerimde?
...
Nasıl bir ak konutun isteklendiricisi oldun
anılarıma düz baktıran-
Ah, ben pembe fıstanımla kuşanırdım,
Dantelalı tafta yumuşaklıkla.
Savaşırdım kovmaya çifte yetkeyi,
Hiçlemeye annemi ve uykuyu
Öğle sonlarından ürkünç odaların.
...
Yok böyle birşey yok!
Sunduğun sağaltımı kaçkın bir geçmiş,
Sayrılık tutsağı bir gelecek duyumu bulanık,
sisi varlığının üzünç kanıtı bir vaktin
şimd'i--
Beni aşağılayan sarsan
Aşan bizleri mor birliktelik. "
Ne anladınız efendim bu şiirden, hangi duyguyu hissettiniz? Devrik cümleler vardır evet, yerinde kullanılınca güzel olurlar...
---Sayfa 36, Deney şiirinden:
"...
Bir kaya yitik arkayı arzuladı."
Ne anlıyoruz? Şiirin bütünüyle hiç alakasız bir söz, emin olun. Yani cümleyi bağlamından koparmadım. Müstakil bir anlam olarak, ancak çok zorlayarak bir anlam çıkarıyorum ki bu anlam da burada yazılacak bir anlam değildir. Üstelik bunun şiirde yeri olacağını da sanmam.
--- Sayfa 63, Böyle şiirinden:
"Neyi söylemek sözden geride?
Geceleri böyle eksi imgelerle
böyle ağlatı başlığı
karanlık böyle, tersi çardağın!
Neyi söylemek sözden geride?
Sevgileri böyle duruk ellerle
böyle görünür yüzeyel
tekrarlı böyle, gölü acının!
..."
Yine devrik cümleler... Yine -al/el, -ik/ık ekleriyle kurulmuş sözcük bolluğu... Yani gerek var mı gerçekten?
---Sayfa 69, başlıksız bir yazıdan:
"Burdan böyle baktığımda gömütsü ince boşluğa bilemem martılar neye göre toplanırlar bilemem dizlerim neden çözülür böylesine güçsüzleşir dolaşımı kanımın uyuşurum bunca değişken mavinin görümünde uçarım ve karşı kıyı tehdit okunu kırdıkça sunağım orasıdır pek sık çiçeklerle ve cesetlerle giderim iyice daha sunmaya..."
Yani... Sanırım anlatabildim derdimi... Hanımefendi belli ediyor kendini kabul ediyorum; düşünebilen bir insan, insancıl kaygıları yüksek ve kıymetli bir insan, kalemine (daktilosuna) hâkim bir insan... Ama bu kitaptaki bu yazdıklarının ve yine bu kitaptaki, incelememe alamadığım pek çok yazısının "anlaşılmamak üzere yazıldığı" fikrindeyim. Pek çok kişi bunu yaparken, anlaşılmadıkları zaman daha "elit" bir seviyeye konacaklarını düşündükleri için yapıyor. Böylece ünleri farklı bir seviyede oluyor. Ama yazarımızın zaten kitap basılırken ölü olduğunu düşünürsek, büyük ihitmalle, şiirin böyle daha güzel olduğunu düşünmekteydi. Kendisine ve hatırasına saygı duymakla beraber eserine beğeni göstermeme hakkımı kullanıyorum.
Yazarın kısa yaşam öyküsünün ve "eşi tarafından bile fark edilmemiş kişi" olması efsanesinin yarattığı etki ile kitabın günümüzde gereğinden fazla değer gördüğünü düşünüyorum.