Sonsuzluk İçinde Küçük Bir Ben – Kalpten Gelen Bir Çığlık
Burak Gündoğdu’nun kalemi kusursuzluğu değil, samimiyeti arıyor. Ve gönülden dökülen her söz, mutlaka bir kalbe dokunuyor.
Kitabı açınca karşıma çıkan şey yalnızca satırlardan ibaret değildi. Sonsuzluk İçinde Küçük Bir Ben, kalbin taşıyamadığı yüklerin kâğıda düşmüş izleri, gönlün çırpınışları ve dua ile yoğrulmuş çığlıkları gibiydi. Bu yüzden bende bıraktığı etki, bir metin okumuş olmanın ötesinde, bir dostla dertleşmiş olma hissiydi.
Daha ilk satırlarda bizi “kimliklerini dışarıda bırak, kalbinle oku” diyerek davet etmesi, kitabın samimiyet kapısını aralıyor. Ardından gelen bölümler, dostlukla, merhametle, savaşın ortasında yitip giden çocuklarla, aşkın yanışıyla, toplumun yaralarıyla ve insanın varoluş sorularıyla bizi yüzleştiriyor.
Dostluk ve merhamet: Sen Umudumsun Dost bölümünde dostluğu çölde açan bir vaha gibi gördüm. Affet Bizi Erva ise kalbime taş gibi oturdu. Savaşın soğuğunda donarak ölen küçücük Erva’nın adı, sadece bir çocuğun dramı değil, insanlığın ayıbıydı. “Affet bizi” cümlesi satırlarda kalmıyor, vicdanıma kazınıyor. Alametifarika bölümünde merhametin ölçüsünü, bir kuşun omzuna konması ya da yaşlının kapını güvenle çalabilmesi üzerinden anlatması, küçük ayrıntılarla büyük hakikatleri fısıldadı.
Rızık ve aşk: Allah Rızka Kefildir bölümünde rızkın sadece ekmek değil, kalbe düşen huzur ve dua olduğunu hatırlatıyor. Aşkın Derdi Yanmaktır ve Aşk Nasip İşidir bölümlerinde ise tasavvufî bir derinlik var. Yazar burada bize şu soruyu sorduruyor: “Benim aşkım nasipten mi, hevesten mi?” Cevabı herkes kendi kalbinde arıyor.
Dertler ve dualar: Bana Derdini Söyle bölümünde bir dost omzunun sıcaklığını hissettim. Ben Geldim Açmadı Gökler! bölümünde ise duaların cevapsız gibi göründüğü anlarda sabrın gücünü düşündüm. Yazar soruyor: “Dualar kapalı kaldığında biz ne yapıyoruz; vaz mı geçiyoruz, yoksa sabrediyor muyuz?”
Kudüs, vatan, şehadet: Bitmeyen Aşk Kudüs, yalnızca bir coğrafya değil, vicdanın adı gibi. Bu Vatan Bizim kısa ama destansı bir haykırış: Vatan sevgisi nutuklarda değil, küçük fedakârlıklarda gizlidir. İyi ki Varsın Eren bölümünde ise masumiyetin şehadetle buluştuğu satırlar, gözlerimi ıslattı.
Toplumsal çağrı: Bize Çomaklar Lazım Kardeş sert ama sahici bir manifesto. “Çarkı durduracak cesur yürekler” arıyor. Okurken kendime sordum: “Ben de o çomaklardan biri olabilir miyim?” Bize Kırk Adam Lazım aynı damar üzerinden soruyor: Nerede o kırklar? Belki de beklemek yerine bizden başlamalı.
Fanilik ve varoluş: Gurbet Buğdayı’nda ayrılığın tadını buğday tanelerinde hissettim. Kasımpatı’nda faniliği narin bir çiçekle anlattı. Ve Ne İçin Varım? sorusu, kitabın kalbini oluşturuyor. Ben de kendi kendime sordum: Gerçekten ne için varım?
Sorgular ve selamlar: Sakın Okuma! ironisiyle aslında “oku, sorgula” diyordu. Bize Neler Oluyor toplumsal çürümeye ayna tuttu. Sana Diyorum Sana bölümünde yazar artık benimle birebir konuşuyordu. Selamlıyorum Seni küçük bir selamın bile hayatı güzelleştirdiğini hatırlattı. Yücelten Aziz Bir Yük bölümünde ise inancın ve sorumluluğun aynı anda hem yük hem şeref olduğunu gördüm.
Kapanış: Kitap Son Söz Niyetine bölümüyle dua ve umutla kapandı. Ben de bir tebessümle kapattım ekranı. Çünkü bu eser kusursuzluğu aramıyor; sahiciliğin, kalpten gelen sözlerin peşinde. Bazen tekrarlar var, bazen cümleler uzun ya da sert. Ama bütün bunlar kalemin değil, kalbin hızlı atışından doğuyor. İşte bu yüzden değerli.
Okurken hem hüzünlendim hem umutlandım. Hem kendi içime döndüm hem topluma baktım. Ve en sonunda şu cümle kalbime yerleşti:
“Biz küçüğüz belki, ama içimizde koca bir sonsuzluk taşıyoruz.”
Ez cümle; Umut vaat eden bir kitap!
Süleyman Güzel