·160 syf.··Beğendi
···Okunma: 07 Ocak 2024 14:06 Bu kitabı bitirdiğimde kendime sorduğum ilk şey şu oldu: “Benim odam nerede?” Çünkü Woolf’un anlattığı “oda” sadece dört duvarla sınırlı değil. Kendi sesini duyabileceğin, özgürce üretebileceğin, kimseye hesap vermeden düşünebileceğin bir alanı simgeliyor.
Woolf, kadınların edebiyat dünyasında var olabilmesi için bir odaya ve ekonomik özgürlüğe ihtiyaç duyduğunu söylerken, aslında çok daha derin bir gerçeğe dokunuyor: Yaratıcılığın ön koşulu, özgür olabilmek.
Kadınların üretebilmesi için “kendine ait bir oda ve yıllık belli bir gelir”e ihtiyaç duyması ilk okuduğunuzda basit bir tespit gibi görünse de sayfalar ilerledikçe bunun aslında kadınların hayatları boyunca yaşadığı sınırlamaların özeti olduğunu fark edeceksiniz. Çünkü yaratmak için önce alan gerekir; yalnız kalabilmek, düşünceye zaman ayırabilmek gerekir. Ama tarih boyunca kadınlardan beklenen hep ev işleri, annelik, eşlik oldu. Peki ya onların hayalleri, fikirleri, üretimleri? Çoğu susturuldu, görmezden gelindi ya da hiç ortaya çıkamadı. Woolf, kadınların yüzyıllar boyunca edebiyatın içinde nasıl geri planda bırakıldığını, isimlerinin unutulduğunu ya da erkek kardeşlerinin gölgesinde kaldığını çok çarpıcı örneklerle anlatıyor.
Mesela Shakespeare’in hayali bir kız kardeşini düşünmemizi istiyor ve diyor ki:“Shakespeare’in bir kız kardeşi olsaydı, onun dehası yaşamasına izin verilmezdi.”
Tarihin kadınların sesini nasıl susturduğunu çok net gösteriyor bu alıntı.
Woolf bunu farazi bir örnek üzerinden vermiş ama binlerce gerçek örneği var zaten mesela aklıma gelmişken size 20.yy.ın en çok haksızlığa uğramış kadınlarından biri olan Mileva Maric’ten, Einstein’ın eşinden de bahsedeyim. Mileva, Einstein’in fizik sınıfındaki tek kadındı, 5 dil biliyordu, Einstein’ın çözemediği soruları çözüyordu ve Einstein’ın meşhur “İzafiyet” teorisini birlikte yazıyorlardı fakat 1901 yılında Einstein’dan hamile kaldı ve eğitim hayatı hızlıca düşüşe geçti. Kariyeri yükselen Einstein ise Mileva’yı hiç umursamadı, onu defalarca aldattı ve ortak çalışmalarında adını dahi geçirmedi. Einstein, yıllar içinde hızlıca yükselirken Mileva hayatı boyunca yalnız başına Einstein’ın çocuklarına bakmaya devam etti. Tarih sadece erkekleri yazar, tıpkı Einstein ve Mozart gibi peki ya çalışmalarını çaldığı eşi Mileva ya da bestelerini kullandığı ablası Maria Anna?
Okurken yarım bırakılmış binlerce kadın hikâyesini düşündüm. Yazamayan, konuşamayan, , yazdıkları çalınan kadınları, biliyorsunuz ki eskiden yapay zeka yoktu onun yerine erkek yazarlar eşlerinin çalışmalarını kendi eserleriymiş gibi gösterirlerdi, kendini gerçekleştiremeyen kadınları … Ve işte tam da bu yüzden Kendine Ait Bir Oda, yalnızca bir edebiyat denemesi değil; feminist bir manifesto. Kadınların üretim alanına sahip çıkması gerektiğini haykırıyor.
Bir de kitabın en çok dokunduğu noktalardan biri, yazmanın sadece yetenekle ilgili olmadığı, toplumsal koşullarla da birebir bağlantılı olduğu gerçeği. Yoksulluk, imkânsızlık, baskılar… Kitaptan bunlarla alakalı örnekler vereyim mesela Woolf bir kütüphaneye girmeye çalıştığında küçümseyici bir beyefendi tarafından alçak sesle kadınların kütüphaneye yalnızca bir kolej üyesi eşliğinde ya da tavsiye mektubu ile kabul edildiklerini söyleyerek uzaklaştırılıyor. Kadınların tek başına kütüphaneye dahi kabul edilmedikleri bir dönemde bile bunca kadın yazarın çıkması bile mucize bence.
Servet sahibi olmakla alakalı olarak da Woolf bize o dönemle ilgili şunları söylüyor: “… büyük servet edinse bile bu yararsız çünkü ilk olarak, para kazanmak onlar için imkansız; ikinci olarak da bu mümkün olsaydı bile hukuk kazandıkları parayı kendi ellerinde tutma hakkını onlara tanımıyordu. Bayan Seton’un ancak son kırk sekiz yılda kendine ait birkaç kuruşu olurdu. Ondan önceki tüm yüzyıllar boyunca o para kocasının malı sayılırdı…”
Belki de kadınların borsadan uzak tutan sebepler arasında bu da vardır. Kazandığım her kuruş benden alınıp kocamın tercihi doğrultusunda harcanacaksa para kazanmak beni ilgilendiren bir konu değil, demiş olabilirler.
Bu işi kocama bıraksam daha iyi olur.
Bunların ortasında kadınların nasıl yazabileceğini düşününce, bugün hâlâ kalem tutan her kadına daha fazla saygı duymamak elde değil.
Bugün hâlâ pek çok kadın kendi odasını kurmak için mücadele ediyor. Belki ailesinin beklentileriyle, belki toplumun baskısıyla, belki ekonomik koşullarla. Hepimiz farklı şekillerde “kendimize ait bir oda” arıyoruz aslında. Bazen bu oda bir masa, bazen bir defterin sayfası, bazen de içimizde kimseye söyleyemediğimiz cümleler oluyor. Woolf’un sesi bize hâlâ çok şey söylüyor: “Kendi alanını yarat, kendi sesini duyur.” Feminizm açısından bu kitap bence hâlâ çok önemli bir dönemeç çünkü kadınların yalnızca erkeklerle eşit haklara sahip olması gerektiğini değil, aynı zamanda yaratıcılık ve düşünce dünyasında da kendi yerlerini almalarının ne kadar hayati olduğunu gösteriyor. Yani mesele sadece eşitlik değil, var olma hakkı. Woolf’un bu çağrısı bana göre bugün sosyal medyadaki kadınların üretiminden akademideki kadınların kalemine kadar pek çok yerde yaşıyor.
Bıraksanız daha çok konuşabilirim aslında çünkü Woolff’un kaleminden çıkan her cümle üzerine uzun uzun düşünülmeyi hak ediyor. Okudukça da fark ettim ki yazdıklarıyla yalnızca zihnim değil, duygularımda harekete geçiyor. Bu yüzden her satırı bana uzun bir sohbetin başlangıcı gibi geliyor.
Benim için Kendine Ait Bir Oda, tekrar tekrar dönüp bakacağım bir kitap. Çünkü her okumada başka bir yanımı yakalıyor; bazen bana kendi odama sahip çıkmam gerektiğini hatırlatıyor, bazen de susturulan kadınların sesi olmayı, bazen de yalnızca öfkeleniyorum.
Eğer kadınların sesini duymak, edebiyatı kadın gözünden görmek ve feminizmin neden sadece politik değil, aynı zamanda yaratıcı bir özgürlük mücadelesi olduğunu anlamak istiyorsanız, bu kitabı mutlaka okuyun.
Peki siz, kendi “odanıza” sahip misiniz? Yoksa hâlâ arıyor musunuz?