Her şeye rağmen yaşamak...
Puan vermedi·372 syf.··
2025 22. kitabı
Remarque’ın “Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı” romanını bitirdiğimde, içimde garip bir sessizlik kaldı. Sanki bir süreliğine kendi hayatımın gürültüsünden uzaklaşıp, başka bir dönemin, başka insanların acılarına, umutlarına, korkularına misafir olmuştum. Kitabı okurken hissettiğim en güçlü duygu, bir insanın ne kadar az umutla bile hayata tutunabildiği; hatta bazen umut kırıntılarının bile bir yaşam nedeni olabildiğiydi. Savaşın ve yıkımın ortasında, herkesin sadece kendi derdine düştüğü bir dünyada, insanın içindeki yaşama isteği öyle güçlü ki, bir parça sıcaklık, bir dost gülümsemesi, bir anlık huzur bile paha biçilemez hale geliyor. Romanın karakterleri, sanki birer hayalet gibi, kendi yalnızlıklarının ve korkularının içinde savruluyorlar. Herkesin derdi kendine, kimse kimseyi tam olarak anlamıyor. Hatta anladığınızda bile, bu sizi suçtan azade kılmıyor; çünkü anlamak, bazen yapılan kötülüklerin bir parçası olmak anlamına geliyor. Remarque, insanın başına gelmedikçe olan biteni tam olarak kavrayamayacağını, kavradığında ise artık çok geç olacağını öyle içten bir şekilde aktarıyor ki, okurken kendi hayatımda da ne çok şeyi geç fark ettiğimi düşündüm. Savaşta kayıplar öyle hızlı yaşanıyor ki, bazen acıların büyüklüğüyle baş etmek için aklı ve mantığı bir kenara bırakmak zorunda kalıyorsunuz. Her şey bir anda olup bitiyor, ama geriye kalan boşluk, kayıplar ve pişmanlıklar bir ömür boyu taşınıyor. Kitap boyunca kötülüğün, her zaman bir yolunu bulup sıyrıldığını, kötülerin yakasını kurtardığını görmek insanı öfkelendiriyor. Kimi zaman, iyi olmanın bile bir anlamı kalmıyor gibi. Savaşın ve baskının hüküm sürdüğü bir ortamda, yerli yersiz eleştiriler bile vatana ihanet sayılırken, vicdanın sesi neredeyse duyulmaz oluyor. Yıllar boyunca kulaklarımız propagandayla öyle doldurulmuş ki, artık sessiz ve içsel bir sesi duymak, kuşkuya ve vicdana kulak vermek neredeyse imkânsız hale gelmiş. Zorlukların ve hayat savaşının ortasında, insanın içindeki yorgunluk öyle derin ki, bazen bir hafta boyunca hiç uyumamış gibi hissediyor insan kendini. Hayatın yükü, kayıplar ve korkular, insanın omuzlarına öyle bir ağırlık bırakıyor ki, yaşamak bile cesaret ister hale geliyor. Ve insan, birini sevince, önceden aklına bile gelmeyen yeni korkularla tanışıyor. Korkmak için ne kadar az nedene ihtiyaç duyduğumuzu, sevmek için de aynı şekilde ne kadar az şeye razı olduğumuzu fark ediyorsunuz. Savaşın ortasında, bir parça huzur, bir sıcak oda, sağlam eşyalar bile hayallerin en büyüğü oluyor. Remarque’ın dili, insanı bazen öyle bir yere götürüyor ki, bir anda kendinizi geçmişin ağırlığından kurtulmak isteyen birinin içsel yolculuğunda buluyorsunuz. Geçmişin yükü, insanı iflasa sürükleyen bir ağırlık. Herkes kendi gerçeğini savunmak için direniyor, ama bu direnç, çoğu zaman daha fazla çatışmaya, daha fazla yalnızlığa yol açıyor. Diktatörlük, bir tür dine dönüşüyor, inançlar yerle bir oluyor, herkes birbirinden kuşkulanıyor. İnsanlar köstebek gibi yaşamak zorunda kalıyor, kendi gerçeklerini saklayarak hayatta kalmaya çalışıyorlar. Herkes, bir başkası için iyi olabilirken, başka biri için aynı kişi kötülüğün ta kendisi olabiliyor. Kitapta en çok etkilendiğim şeylerden biri, insanın neşeli insanların arasında bile kendini yalnız ve yabancı hissedebilmesi. Bazen, mutluluğun tekdüzeliğine razı olabileceğinizi düşünüyorsunuz, ama aslında asıl aradığınız şey, başkalarının olağan bulduğu sıradan bir hayatın bile size bir macera gibi gelmesi. Savaşın ortasında, yaşamak bile başlı başına bir serüven haline geliyor. Birlikte geçirilen kısa zamanlar, yitirilmiş ama yeniden kazanılmış bir yaşamın değerini artırıyor. İnsan, bazen sadece beklemekle yetiniyor; bekleyecek bir şeyi olmamak ise en büyük umutsuzluk. Romanın atmosferi, karanlık ve yağmurun insanın düşüncelerini değiştirdiği, gecenin gündüzden farklı hissettirdiği bir ruh haliyle örülmüş. İnsan, bazen dünyanın dışına düşmüş gibi hissediyor kendini; bir boşlukta savruluyor, ama her seferinde geri dönüyor, nerede olduğunu hatırlıyor. İçinde bir parça umut hep var, gizli de olsa. Felaketlere, yaşanan acılara rağmen, insan yine de yaşamı sevebiliyor. Çünkü yaşamak, en az şeyle yetinmeye alışınca, en küçük mutluluklar bile büyük bir armağan gibi geliyor. Kitabı okurken aklıma sık sık Shakespeare'in "En uzun gecelerin de bir sabahı var" sözü geldi. En uzun gecenin sabahı gelir mi, gelirse biz görür müyüz, görsek bile bizden geriye ruhumuzdan kopan parçalardan ne kalır bilmiyorum... Ama tek bildiğim ve anladığım, en uzun gecenin gündüzünü oturup çaresizce beklemektense, gündüzü kendi kalbimizde yakacağımız sevgi ışığıyla kendimize getirebiliriz. Gecenin tüm karanlığına rağmen içimizdeki titreyen o ışıkla aydınlanıp o ışıkla gecemizi az da olsa gündüze çevirebiliriz. Remarque’ın romanında, savaşın ve totaliter düzenin insanları nasıl değiştirdiğini, vicdanın nasıl susturulduğunu, inancın nasıl yitirildiğini, ama yine de insanın içindeki iyiliğe ve umuda tutunmaya çalıştığını görmek, insana hem acı hem de umut veriyor. Kitabı bitirdiğimde, insanın yaşama gücüne, umut kırıntılarına ve en karanlık zamanlarda bile bir parça sıcaklığa ne kadar muhtaç olduğumuzu bir kez daha anladım. “Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı”, bana göre, savaşın ortasında bile insan kalabilmenin, vicdanı ve umudu koruyabilmenin, hayata tutunabilmenin romanı. Ve belki de en çok, yaşamanın ve sevmenin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatan bir kitap.
Yaşamak Zamanı Ölmek ZamanıErich Maria Remarque · Can Yayınları · 1998191 okunma
·
264 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Muhteşem bir inceleme, emeğinize sağlık, kitabı okuma listeme ekledim bile 😌
Ömer
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim, keyifli okumalar dilerim ☺️