Witold Gombrowicz’in Pornografia’sı, onun edebiyatındaki en kışkırtıcı ve aynı zamanda en rahatsız edici romanlardan biridir. Hikâye, İkinci Dünya Savaşı’nın işgal altındaki Polonya’sında geçer; ancak savaşın dış gerçekliği, romanın asıl meselesinin yalnızca fonudur. Anlatıcı Witold ile dostu Fryderyk, bir çift genç —Henrik ve Karol— üzerinden kendi arzularını, oyunlarını ve müdahalelerini sahneye koyarlar. Onları doğrudan istemezler; onların birbirine yaklaştırılma sürecini, kendi kurdukları entrikaların sonucu olan erotik gerilimi seyreder ve bundan haz alırlar. Böylece roman, bedensel arzunun kendisinden çok, arzunun düzenlenişine, yönlendirilmesine ve “bakış”ın kudretine odaklanır.
Gombrowicz burada “form” kavramını yeni bir boyuta taşır: bireylerin yalnızca toplumsal kalıplarla değil, arzunun kurgusal inşasıyla da şekillendiğini gösterir. Witold ve Fryderyk’in gençleri manipüle edişi, neredeyse birer yönetmen gibi sahne kurmaları, insan ilişkilerindeki etik sınırların ne kadar kolayca bozulabileceğini gözler önüne serer. Ama romanı asıl büyüleyici kılan, bu manipülasyonun grotesk bir oyun havası taşımasıdır. Gombrowicz, okuru hem suç ortağı hem seyirci kılar: Biz de Witold ile Fryderyk’in bakışına dâhil oluruz, onların kışkırtıcı planlarını tedirgin bir merakla takip ederiz. Bu, insanda hem rahatsız edici bir yabancılaşma hem de tuhaf bir yakınlık uyandırır.
Bir hayranı olarak söylemeliyim ki, Pornografia’nın büyüsü tam da bu çelişkide yatar: Hem ahlaki açıdan sorgulanacak bir deneyime maruz kalırız hem de bu deneyim sayesinde insan varoluşunun çıplak, maskesiz boyutlarını görürüz. Gombrowicz, savaşın şiddetini arka plana iter, ama onun yarattığı boşluğu, yani değerlerin çöktüğü, normların belirsizleştiği zemini ustaca kullanır. Böyle bir zeminde arzu, yalnızca bedenler arasında değil, zihinler ve bakışlar arasında da dolaşır; güç, haz ve suç arasındaki sınırlar silikleşir.
Pornografia, insani olanın en kırılgan taraflarını açığa çıkaran bir edebiyat deneyidir: arzu, suçluluk, oyun, iktidar ve ölüm, birbirine karışarak insanın kendiyle yüzleşmesini dayatır. Gombrowicz burada yalnızca bir roman yazmamıştır; adeta okurun vicdanıyla, bilinçaltıyla bir deney yapmıştır. Bunu okurken duyduğum hayranlık, yalnızca edebi cesarete değil, aynı zamanda insanın en saklı taraflarını edebiyat aracılığıyla ifşa etme kudretine yöneliktir. Pornografia, bana kalırsa, Gombrowicz’in en “insanî” kitabıdır: çünkü insana en uzak görünen şeylerin, aslında onun en derin hakikatlerini açığa çıkardığını gösterir.