Yevgeni İvanoviç Zamyatin ’in “Biz ” romanı bana hep distopyaların soğuk çekirdeğini hatırlatıyor: bireyin, tek tipleştirilmeye zorlanan bir düzen karşısında duyduğu hem hayranlık hem de boğulma hissi. Okurken sürekli ikili bir gerilim yaşıyorsunuz: bir yandan “Mükemmel işleyen bu mekanizma ne kadar kusursuz” diye düşünüyorsunuz, öte yandan o kusursuzluk insana ait tüm kırılganlıkları, duyguları, hataları – yani aslında yaşamı – silip süpürüyor.
Benim için kitabın en vurucu tarafı, karakterlerin rakamlarla anılmasıydı. İsmin yokluğu, insanın hikâyesini elinden almak gibi geldi bana. Bu durum roman boyunca hep kafamda yankılandı: “Eğer adımı kaybedersem ben hâlâ ben miyim?” D-503’ün yaşadığı kırılma, o steril, matematiksel dünyaya aşkın ve tutkuların sızışı, bana insanın doğasının hiçbir sistem tarafından tamamen bastırılamayacağını düşündürdü.
Kitabı okurken bazen günümüzle paralellik kurmamak mümkün olmuyor. Teknolojiyle çevrili, sürekli ölçülen, gözetlenen hayatlarımızı düşündüm. “Biz”deki şeffaf duvarlar bana sosyal medyadaki görünürlüğümüzü hatırlattı; hepimiz sanki isteyerek ya da istemeden cam fanuslarda yaşıyoruz.
Kısacası, “ Biz ” bende rahatsız edici ama aynı zamanda büyüleyici bir his bıraktı. Bitirdiğimde rahatlamadım, tam tersine bir huzursuzluk taşıdım. Sanırım romanın asıl gücü de burada: distopya sadece geleceği anlatmıyor, bugüne ayna tutuyor.