9/10
·1015 syf.··
Beğendi
·
2025 40. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 07 Eylül 2025 21:22
Dickens’tan okuduğum on birinci kitap olan Kasvetli Ev ile yolculuğum uzun sürdü. 1000 sayfalık bu romanın ilk cildi, kitabın başlarında yer alan üç sayfalık karakter listesini tanımakla ve keşfetmekle beni fazlasıyla meşgul etti, çünkü birbirinden alakasız görünen ve bambaşka noktalarda olan bu insanların nasıl bir araya geleceğini ve yazarın hangi çılgın tesadüflerle beni şoka uğratacağını merak ediyordum doğrusu. İkinci ciltteyse yavaş yavaş her şey gün yüzüne çıkmaya başlamasına rağmen merakım hiç dinmedi. Yaklaşık 700 sayfa boyunca normal akışında ilerleyen kurgu, son 300 sayfada freni patlamış kamyona binmişim gibi son süratte beni bitiş noktasına götürdü. Muazzam bir yolculuktu bu. Yazarın olgunluk dönemi eserlerinden olan Kasvetli Ev, Dickens’ın tamamlayabildiği son romanı. 1852 yılında tefrika edilerek bölümler halinde yayımlanmaya başlandı ve 1853 yılında da eser tamamlandı. Victoria döneminde kitaplar genellikle bu yolla insanlarla buluşuyordu çünkü. Kitaba hakim olan ‘’merak’’ atmosferinin nedeni bölüm şeklinde sunulması olabilir, heyecanlandıran bir kurgu ve olay örgüsü mevcut eserde. Yazardan okuduğum çoğu kitapta olan bir durum bu, alıştım tabii ki ama yine de bir dedektif romanı okuyormuşum gibiydi, üstelik gotik üslubun yoğunluğu kitabın geneline sinmişti. Dünya klasiklerini böyle etkilerle okumak yolculuğu daha keyifli kılıyor, fakat romanın keyif veren bir yönü yoktu. Daha başlığından belliydi zaten her şey; ‘’Kasvetli Ev’’. Belki de sırf başlığı yüzünden ülkemizde pek değeri bilinmeyen ve tercih edilmeyen bir klasik olabilir Kasvetli Ev. Halbuki yazarın en iyi kitapları arasında bu eseri. İngiltere’nin hukuk sistemine karşı yazılmış edebi bir başyapıt bu. Güçsüzleri koruması gerekirken güçlülerin daha zorba olmasını sağlayan devletin hükümsüzlüğünde ezilen yoksul halkın dramına çok yakından tanık oldum. Evine bir parça ekmek götürmek için ağır şartlar altında çalışan erkekler ve o erkeklerin her şeyin acısını çıkartıcasına şiddet uyguladığı kadınlar, açlıktan ölen bebekler, bakımsız ve zavallı çocuklar, bir de kimsesiz çocuklar… Aynı zamanda kaymak tabakanın sosyete partileri, sıkılmaya bile vakit bulmaları, bolluk ve bereket içinde bir yaşam sürmeleri de hep benimleydi. Yoksul çok yoksul, zengin ise çok zengin yani. İki ayrı uç nokta arasında gidip gelirken bu düzenin hâlâ aynı şekilde devam ettiğini ve hiçbir şeyin değişmediğini fark etmek insanı kasvete boğuyor. Dickens’ı bu kitabı yazmaya iten nedenler ise şunlar; mahkemelerin davaları sonuçlandırmaması ve adaletin bir türlü sağlanmamasıyla birlikte birçok insanın mağdur olması. Zaten kendisi de bu mahkemelerle sorun yaşamış. Diğer sebep ise Sanayi Devrimi; kapitalist sistemin getirdiklerinden çok götürdüklerini fark eden yazar bu değişim sancılarıyla kıvranırken geçmişe özlem duyuyor sanırım. Romanda iki anlatıcı bulunuyor; biri yazar, diğeri de Esther Summerson. Kadın anlatıcı olayını Dickens’ta ilk kez görüyorum bu arada ve çok hoşuma gitti. Esther’in bakışından şahit olduğum olayları okumak kitabın en sevdiğim kısımları oldu, çünkü onun hayatının gidişatını tahmin edememek en merak ettiğim şeydi. Gerçi hiçbir şeyi tahmin edemedim; tesadüfler ve şoklar sayesinde neye uğradığımı şaşırdım çünkü. İlk ciltte kitabın içerisine girmeye çalıştım; karakterler ve mekânlara alıştıktan sonra da artık her şeyi anlamaya çalışmak yerine kendimi kitabın akışına bıraktım. Dickens’ın çoğu eseri Shakespearvari bir tat veriyor bana. Biri roman yazarı, biri de oyun yazarı ama çok fazla benzerlikleri var: Kurguda korudukları o denge, tesadüflerinin insanı dehşete düşürmesi, iyi bir edebiyat ürünü okuduğunu daima hissetmek, mizah ve hiciv yöntemleri gibi. Tabii Dickens’ın karakterleri ve mekânları bir roman ürünü olduğu için daha fazla. İngiltere’ye ve özellikle Londra’ya çöken yoğun sisin yalnızca fiziksel boyutu değil, manevi anlamda yaşattığı hissin anlatısına da bayıldım. Fakirlerin ve haksızlığa uğrayanların içine girdiği sis ile, zenginlerin şömine başlarında otururken büyük pencerelerinden seyre daldığı ve onları bunaltan sis çok başka. Ve yerle bir edilmiş hukuk sisteminin insanlarda açtığı yaralarla, adaletsizliğe boğulmuş bu mahkemeler de bu sis ile tasvir ediliyor eserde. Dönemi yansıtan ve toplumsal bir eleştiri sunan Kasvetli Ev’de kullanılan sis metaforunun anlamı çok derin, üstelik etkileyici de. Ünal Aytür’ün önsözle birlikte yazdığı kitap incelemesini romanı bitirdikten sonra okudum, iyi ki öyle yapmışım yoksa kitapla ilgili fazla detaya maruz kalabilirdim. Eserle ve yazarla ilgili mükemmel bilgileri, önemli noktaları ele almış kendisi, çok faydalı bir yazıydı. Proust ve Joyce’un, Dickens’ın bu kitabında yer alan imgelerle anlatma yönteminden etkilendiklerini bilmiyordum mesela. Proust hayranıyım, Joyce’u da çok severim. Belki Dickens sevdam da bu yüzdendir. Edebiyatın sonsuzluğunu keşfetmeyi ve bu etkileşimde kaybolmayı çok seviyorum, bu bilgi beni mutlu etti çünkü. Kasvetli Ev’den önce Küçük Dorrit, Büyük Umutlar ve Müşterek Dostumuz’u okumuştum. Bu kitaplardan bahsetmemin nedeni birçok açıdan Kasvetli Ev ile benzerlikleri diyebilirim. Tabii ki Kasvetli Ev’i onlardan ayıran noktalar da var. İlk önce bu üç kitabı okuyup daha sonra Kasvetli Ev’i okuyabilirsiniz, kitabı anlamak adına bu şekilde okumak daha iyi çünkü. İncelememi yayımladığım platform: instagram.com/p/DOdP3sKiIDe/?...
Edebiyat
Kasvetli Ev (2 Cilt Takım)Charles Dickens · Yapı Kredi Yayınları · 2021402 okunma
·
306 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.