Kitabı elime aldığımda 1 hafta içinde bitirebileceğimi düşünmüştüm. 30 günde bitirdiğim bu kitabın uzunluğu veya anlaşılmazlığı değil; olayları, duyguları, içsel çöküşleri ve düşünceleri en ince noktasına kadar zihnimde oturtarak ilerlediğim için bu kadar sürdü.
Raskolnikov’u o kadar fazla anladım ki, adeta onun gözünden dünyayı takip ettim. Dostoyevski inanılmaz bir adam; yaptığı betimlemeler bazen fazlalık gibi gelse de, aslında tam da bu yoğunluk karakterlerin ruhunu derinlemesine anlamamızı sağlıyor. Yağmurun yağdığını yalnızca damlalardan değil, Raskolnikov’un içine işleyen kasvetten hissediyoruz.
Suç ve Ceza’yı okumaya başladığımda yalnızca bir roman okuyacağımı sanmıştım. Oysa karşımda, insan ruhunun en ince çatlaklarını bile ortaya seren bir aynayla yüzleştiğimi fark ettim. Raskolnikov’un içsel çöküşü o kadar gerçek, o kadar güçlü işlenmiş ki, zaman zaman kendi düşüncelerimle onunkilerin birbirine karıştığını hissettim.
Romanın sonunda şaşırmadım. Çünkü Raskolnikov’un işlediği suçtan değil, başarısızlığından üzüntü duyduğunu en başından beri hissediyordum. Yine de Dostoyevski’nin onu yeni bir hayata, bir tür arınmaya doğru yönlendirmesi hikâyeyi güçlü bir bağlama oturtuyor. Bu bana şunu gösterdi: İnsan en büyük cezasını kendi içinde çeker, ama yine de yeniden doğmak, en karanlık anların ardından bile mümkündür.
Suç ve Ceza yalnızca bir roman değil; insanın kendisiyle hesaplaşmasının, vicdanın ağırlığıyla verdiği mücadelenin en çarpıcı tasvirlerinden biri.